Anti-emperyalizmFaşizmMarksizm-LeninizmSilahlı Mücadele

Kızıldere neden son olmadı?

Türkiye Devrimci Hareketi’nin eksen geleneği THKP-C/O’dur. Bunda en büyük pay kılı kırk yaran bir teorik hassasiyet, yüksek bir yaratıcılık ve proletarya ideolojisine duyulan büyük bağlılığı devrim tutkusuyla birleştiren Mahir Çayan’a ve onunla birlikte Kızıldere’yi devrimin başkenti haline getiren THKP-C ve THKO savaşçılarına aittir.


Kizildere-Mahir-Cayan-TTolunay

TDH — Doğum yeri: Kızıldere, Doğum tarihi: 30 Mart 1972

Bu yazıda:

  • TDH’nin eksen geleneği THKP-C/O’dur
  • Çayanist kuramın özgün/lüğünün gücü
  • Yeni-sömürge devrimciliğinin en bütünlüklü kuramı
  • Çayancı çerçeve zamana direndi mi?
  • Bugünü Çayan’la anlamak

Türkiye Devrimci Hareketi’nin soy kütüğü Spartaküslerden Bedreddinlere, Çakırcalılardan Ali Şer’lere, Onbeşler’den Nâzım’lara bin yılların içindeki yüzlerce noktadan başlatılabilir. İranlı bir imgedir Anka, ama kendini en somut haliyle bu topraklarda gerçekleştirmiştir. TDH kendini yüzlerce kez yeniden doğuran bir Anka’dır ve bu bir metafor değildir.

Bu yeniden doğum zincirinin üzerinde bir halka vardır ki, kendisinden önceki halkaları bir doruğa taşımakla kalmaz, o doruktan bugüne dek uzanan yola da bazen cılız, bazen gürül gürül ama her dem canlı ışığını sunar. TDH denen Anka’nın doğum tarihi bu anlamda 30 Mart 1972, doğum yeri Kızıldere’de bir kerpiç evdir.

Rekabet duygusunun zerresinin üzerimize bulaşmasına –her gelenekten düşenlerimize duyduğumuz derin saygı izin vermez buna– diyebiliriz ki:

TDH’nin eksen geleneği THKP-C/O’dur

THKP-C (ve onunla benzer bir teorik ve pratik yörüngeyi takip eden THKO’nun) Türkiye Devrimci Hareketi’nin eksen geleneği olduğunu söylemek, bu geleneğin dışındakileri ne önemsizleştir ne değersizleştirir. Bu iddiayı, içinden geldiğim geleneğe duyduğum duygusal vefanın ve akademik araştırma konuma olan düşünsel bağlılığın kuramsal hassasiyete ve namusa gölge düşürmesine izin vermemek için elimden, yüreğimden ve aklımdan geleni yaparak, nesnel verilerle temellendirebileceğime inanıyorum.

Eksen gelenek’ terimiyle bütün hareketlerin konumunu ona göre, onunla ilişkileri ve çelişkileri üzerinden saptadığı bir teorik ve siyasi hattı kastediyorum.

Bu hat, Türkiye’nin faşizmle yönetilen bir sömürge olduğunu kabul eder; tüm emekçi ve ezilen sınıfların içinde yer aldığı halk’ı özne olarak görür; başlangıç aşamasında silahlı propagandayı ve tüm aşamalarda silahlı mücadeleyi temel alır; faaliyetlerini kır ve kent arasında eşit değilse bile daha dengeli dağıtır; Küba en önemli örneği, Guevaracılık en yakın durduğu ideolojik hat olsa olsa da kendi coğrafyasının özgünlüğünü ısrarla vurgular; halk savaşı stratejisini benimser fakat mevcut bağlamda vurguyu bu savaşın hazırlanması için yürütülecek silahlı öncü savaşına yapar.

Teorik ve kavramsal çerçeve üzerine bu denli yoğunlaşmadan “doğrudan eylem”e yönelen THKO, Kızıldere’de olduğu gibi tüm bu noktalarda ve isimlerinin en önemli iki unsurunda (‘halk’ ve ‘kurtuluş’) THKP-C ile aynı yerdedir. Pek alışıldık olmayan THKP-C/O terimlendirmesi bu yüzden garipsenmemeli.

Bu gelenek Türkiye’nin faşizmle yönetilen bir sömürge olduğunu kabul eder; halk’ı özne olarak görür; silahlı propagandayı ve mücadeleyi temel alır; faaliyetlerini kır ve kent arasında dengeli dağıtır; ülke özgünlüğünü ısrarla vurgular;  öncü savaşına vurgu yapar.

Bugün solun ana damarlarının çoğu, teorisini en bütünlüklü ve derinlikli bir biçimde Mahir Çayan’ın ortaya koyduğu bu eksenle teorik ve/veya pratik ve/veya örgütsel devamlılık içindedir. Yani bu bütünüyle ya da bazı unsurlarıyla bu teoriyi benimser ve/veya pratiğinde bu unsurları kullanır ve/veya önderliği ve kitlesi bu hareketlerden gelir.

Bugün siyasi coğrafyamızı oluşturan üç büyük yayla var:

  1. Türkiye metropollerinde yürüyen silahlı mücadele,
  2. Kürdistan dağlarını sarmış gerilla hareketi
  3. Barışçıl/yasal mücadele biçimlerini temel alan partiler, platformlar.

Bunların ilk ikisi, öncü savaşından halk savaşına doğru giden yolda halkın tüm kesimlerini parti, cephe ve ordu formlarında örgütlemeyi öngören Çayanist paradigmaya yaslanmakta olan veya bir zamanlar yaslanmış hareketlerdir.

Üçüncü (legal) damarı oluşturanların SİP-TKP ve bazı görece küçük çevreler hariç tümü ya THKP-C (ÖDP, SDP, Halkevleri) ya THKO (EMEP) kökenlidir. Bu sonuncuyu, THKO’nun gerillacı duruşu ile bağlarını çok erken bir tarihte kestiğini kabul ederek dışarıda tutsak bile, gerilladan yasallığa geçiş sürecindeki Kürt Hareketi’nin önderlik ettiği HDP hesaba katıldığında, yasal solun da en ağırlıklı kesiminin hâlâ bu eksen geleneğin etrafındakilerce oluşturulduğunu görürüz.

THKP-C/O bu toprakların siyasetinde o denli baskın bir gendir ki oligarşik partilerin içinde bile bu geleneğin dönekleri yer almakla kalmaz, bugün bütünüyle oligarşinin yanında tutmuş İBDA-C gibi şaibeli bir İslamcı oluşum bile stratejisini Çayanist teoriye dayandırdığını iddia edebilir.1

Peki ama, neden böyledir bu? TDH’nin bütün gelenekleri büyük kahramanlıklar, bedeller ve en önemlisi on yıllara uzanan bir süreklilikle mücadeleyi sürdürdüğü halde neden bu geleneklerden birinin damgası bu kadar baskındır?

Çayanist kuramın özgün/lüğünün gücü

Mahir Çayan’ın Marksist-Leninist teoriyi “entelektüel gevezelik ve dünya devrimci hareketinin trafik polisliğini yapmak için” değil “dünyayı değiştirmek için, dünyanın Türkiye’sinde devrim yapmak için öğreniyoruz” vurgusu gerek ardıllarınca gerek karşıtlarınca teorinin rütbesine tenzil gibi okunsa da TDH’nin tam anlamıyla Türkiyeli, tam anlamıyla devrimci ve bütünlüklü yegâne kuramı Mahir Çayan tarafından formüle edildi.

Bu ne Hikmet Kıvılcımlı, Behice Boran, İdris Küçükömer gibi Türkiye’de sosyalist kuramın temellerini atan ustaların ne de devrimci savaşın yalnızca pratiğini değil teorisini de ören İbrahim Kaypakkaya ve Hüseyin İnan’ların emeğini yadsımak olarak düşünülmeli. Bu ustaların yapıtları önünde saygıyla eğiliriz, ancak kabul etmeliyiz ki ilk grup, faşist bir devletin yönettiği bir sömürge ülkeyi dönüştürmek için gereken devrimci araçları işaret etmekten uzaktır. Sovyet deneyiminin lafzına ve ikinci savaş sonrası döneme damgasını vuran emperyalizmle uzlaşmacı (“barışçı”) ruhuna aşırı bağlılıkları Çin, Vietnam ve Küba deneyimlerinin imlediği “devrimde devrim”i görmelerini engellemiştir.

Asıl olarak Hüseyin İnan’ın geliştirdiği THKO’nun kuramsal ilgisi ve dolayısıyla mirası oldukça sınırlıdır, ancak belirtildiği üzere pratik söz konusu olduğunda THKP-C ile örtüşür. ‘Türkiye’ye özgülük’leri sezgiseldir ve ‘Sovyetçi’, ‘Çinci’, ‘Arnavutçu’ gibi nitelemelerin yanına ‘Kübacı’lık da eklenecekse bunu tam anlamıyla hak eden Ortodoks Guevaracı hareket budur.

İbrahim Kaypakkaya teoriye ve somut sosyolojik analizlere duyduğu ilgiyle, Marksizm-Leninizm’e yaptığı vurguyla kuramımızın bir anıtıdır. Ne var ki önerdiği devrim stratejisinin özgünlükten ve daha önemlisi uygunluktan yoksun olduğunu söylemeliyiz; Kaypakkayacı teori, Çin Devrimi ve özellikle Hindistan deneyimlerinin bir tercümesi niteliğindedir. Kemalizm’le köprüleri atma noktasındaki katkılarından sıkça bahsedilse de aslında bu konudaki duruşu yalnızca bir jest olarak önemlidir ve teorik bakımdan hatalı bir anakronizmle; doğru dürüst bir kapitalizmin olmadığı yerde faşizmden bahsetmek ile maluldür. İbo bu fikri öne sürdüğünde Kemalizm’in mirasını taşıdığını iddia eden devlet çoktan faşistleştiği için, bu teorik hata önemli pratik sonuçlar doğurmamıştır, ama Gezi gibi önemli dönemeçler, Kaypakkaya’nın tespitinin aslında devrimci hareketin halk kesimlerinin bütünün örgütlerken elini güçlendiren değil zayıflatan bir etkisi olduğunu göstermiş olsa gerek.

Mahir Çayan’ı bu kuramcılardan ayıran en önemli özellikleri, devrimci deneyimlerin tümünü aynı arayış ruhu; Marksist kuramın tüm doruklarını aynı düşünsel susuzluk ile kucaklarken, gözlerini yaşadığı topraklardan bir an bile ayırmayı reddetmesidir. Yaşadığı ülkede devrim yapmaya yönelik bu güçlü kararlılık ve tutku, bir kuramcıyı kolaylıkla “Türkiye istisnacılığı”na götürebilir. Mahir’i bu çıkmaz yola sürüklemeyen o çok önemli özelliği Marksizm-Leninizm’in bilimsel ilkelerine yönelik sadakatidir.

Belki Che’nin anısının taptaze olduğu bir tarihsel bağlamda Latin Amerika devrimci hareketlerinde yaygın görülen “halk kurtuluş” idealinin esiniyle, belki Sovyetlere sınırı olan bir soğuk savaş ülkesinin halk kitlelerinin bilincinde ve bilinçaltında bu ismin uyandırabileceği olumsuz çağrışımlardan çekindiği için (gerçekten devrimi hedeflemiş olanlar o yolda kendilerini bir an bile tutacak her engeli ciddiye alırlar) örgütünün adına “komünist” sözünü almasa da, Çayan’ın metinlerini okuyanlar, mesela Guevara’da ve Castro’da pek bulunmayan güçlü bir III. Enternasyonal söylemi ve analiz çerçevesiyle karşılaşacaktır. O, “teorisyen personası”nı bir Marksist-Leninist olarak kurar. Varsa kendisini özdeşleştirdiği bir figür Che, Castro veya Giap’tan ziyade Lenin, Dimitrov veya Mao olsa gerek.

Ancak ortada bir “poz kesme” söz konusu değildir. Düşüncelerini benimser veya benimsemezsiniz, ama Çayan’ın ‘Türkiye’ye özgü bir devrimci teori’ geliştirme ile ‘Marksist-Leninist bir teori’ geliştirme kaygısını tam olarak aynı güçte hissettiğini görmezseniz onun firari haldeyken el yazısıyla yazdığı 100 sayfayı bulmayan bir broşürün nasıl 43 yıldır bu ülkedeki muhalefetin paradigmasını belirleyen bir miras, örgütler silsilesi ve binlerce şehit ortaya çıkardığını anlayamazsınız.

Yeni-sömürge devrimciliğinin en bütünlüklü kuramı

Mahir Çayan’ın

  • Lenin’in bir proletarya partisinin öncülüğünde devlet aygıtını zor yoluyla ele geçirip dönüştürme yaklaşımını,
  • Mao’nun kırlarda halk savaşı stratejisini,
  • Dimitrov’un faşizme karşı birleşik cephe yolunu,
  • Castro ve Guevara’nın devrimin koşullarını gerilla mücadelesi ile oluşturma perspektifini,
  • Gramsci-Althusser hattının altyapının son kertedeki belirleyiciliğini kabul ederken kitlelerin devrime katılmasını engelleyen ideolojik yapılara yaptığı vurguyu,
  • Nkrumah’ın emperyalist sömürgeciliğin doğrudan işgale dayanmayan yeni biçimlerine dair çözümlemesini,
  • Çin-Vietnam-Latin Amerika hattında silahlı propaganda taktiğinin Politikleşmiş Askeri Savaş Stratejisi’ne doğru giden evrimini,
  • Rusya’daki Sovyet’lerden Filistin’deki Halk Komiteleri’ne halkın kendi karar alma organlarını oluşturma deneyimlerini,
  • Çağdaş devrimci deneyimlerde parti ile kitleler arasında bir arayüz oluşturacak cephe formunu

ve daha birçok kuramsal öğeyi eklektik değil entegre bir biçimde bir araya getirerek yeni-sömürge devrimciliğinin dünyadaki en bütünlüklü kuramını ortaya çıkaran kuramsal mirası o denli bütünlüklüdür ki, onun en olgun yapıtı olmakla kalmayıp önceki yapıtlarını kapsayarak aşan Kesintisiz Devrim II-III’ün bir tek taşını bile çektiğinizde bütün teorik yapı çöker.

Mahir Çayan’ın mirası o denli bütünlüklüdür ki, bir tek taşı bile çekseniz bütün teorik yapı çöker. Bu yüzden de bu yapıtaşlarının bazılarını alıp bazılarını almayan girişimler devrim yolundan sağa veya sola doğru “standart sapma” gösterirler.

Yeni-sömürgecilik ve çarpık kapitalizm aynı kökenden gelen olgulardır; bu sömürgelere özgü bir faşizmin kendini apaçık ortaya koymaması ve demokrasi pozuna bürünmesi ise bu olgular temelinde yükselen üstyapısal bir şekilleniştir. Burada ayrıntılarına giremeyeceğimiz ‘suni denge’ kavramı –faşizmin baskı koşullarına denk bir halk muhalefetinin ortaya çıkmamasını sağlayan hegemonya– bu ekonomik ve siyasi konjonktürün doğrudan ürünüdür. Silahlı propaganda ne bir kahramanlık jestidir ne bir intikam hareketi, bu dengeyi bozabilecek gelişmeleri doğuracak temel –ama asla tek değil– araçtır. Öncü savaşı halk savaşına dönüşme perspektifiyle yürütülmediği sürece Leninizm değil Narodnizm’dir. Halk herhangi bir nüfus kalabalığı değil bu sınıfsal yapının ezilenlerdir, ancak proletarya gibi homojen bir özne olmaması onu örgütlemek için cephesel araçlara ihtiyaç duyar. Bu büyük devrim orkestrasını yönetecek bir proletarya partisi ise en az 1910’lar Rusya’sında olduğu kadar gereklidir. Ancak bu dikey örgütlenme, bir yataylık (“halkın öz-örgütleri” der Mahir Çayan bu meclis, konsey örgütlenmelerine) ile diyalektik olarak tamamlanmak zorundadır.

Burada yalnızca en önemlilerini listelediğimiz yapıtaşlarının hiçbiri güncellenemez, geliştirilemez değildir; tersine neredeyse gündelik bir görevdir bu. Ancak bu bütünlük yüzündendir ki Çayanist kuramın bazı unsurlarını yadsıyarak bazı başka unsurlarını aşırı vurgulama girişimleri devrim yolunu sağdan ya da soldan terk eden sapaklardır.

Daha başlarken ileri sürülen, solun ana damarlarının çoğunun bu geleneğin ekseninde bulunduğu tezi bir böbürlenme gibi durabilir, ama aslında yerinmedir. THKP-C gibi bir yandan reddi miras yaparken diğer yandan nesebiyle olan bağını takıntı düzeyinde hatırlatan bir varisler kalabalığına sahip çizgi azdır.

Mahir Çayan kuramının yapıtaşlarından birisi çekildiğinde ayakta kalamayacağını söyledik. Ancak devrim emlak aşkıyla yapılabilecek bir şey değildir, bir yapı çökecek hale geldiyse ona nostaljik bir bağlılıkla yapışmanın anlamı yoktur. Burada şu önemli soru ortaya çıkar: Çayanist çerçeve bugüne bir şey söylüyor mu? Bu kuramın hangi öğeleri bugünün dünyasında yer alan bugünün Türkiye ve Kürdistan’ında devrim yapmak için anlamlıdır?

Çayancı çerçeve zamana direndi mi?

“Bunca baskıya rağmen halk neden ayaklanmıyor?

Gezi’den önce sıkça sorduğumuz bu soru Gezi günlerinde şu hale dönüştü:

“Hiç ayağa kalkmayacak gibi duran halk bu kadar keyfekeder bir vesileyle böyle büyük bir ayaklanmayı nasıl yarattı?”

Gezi’nin ateşinin sönmüş göründüğü günlerde ise bu soru bir kez daha biçim değiştirdi:

“Gezi gibi bir ayaklanmayı yaratan halk nasıl bu yaşananlara sessiz kalabilir?”

Çayan teorisinin ekseni, onun bütün unsurlarını bir arada tutan harç suni-denge kavramıdır. Halkın faşizmin baskıları karşısında sessizliğinin suni ama bir o kadar da gerçek ve somut olduğunu tarihsel ve sosyoekonomik nedenleriyle çözümleyen ve Marksist ideoloji teorisinin bütün momentlerine yaslanan bu kavramsal araca sahip olmaksızın ne bu sorulara doyurucu yanıtlar vermek ne de halkın suskunluğunu sitemle, kükreyişini hayretle karşılamamak mümkündür. [Suni denge ve Gezi ilişkisi için bkz. Sanki Devrim: Bir Devrim Gezi’sinden Notlar.]

Bunca çok bahsedilen (ve sıkça da kötülenen) halk kavramı, Çayan’ın teorik çerçevesinin en belirlenimli ve en temel unsurlarından biridir. Bugünün bir yandan giderek karmaşıklaşan ve çeşitlenen, fakat beri yandan da güvencesizleşme, yoksullaşma, örgütsüzleşme yönünde müthiş bir homojenlik sergileyen sınıfsal manzarası, halk kavramsal aracı olmaksızın gözünüze ya kesip biçerek bir kalıba oturtmaya çalıştığınız şekilsiz bir yığın ya da anlaşılmaz bir keşmekeş olarak görünecektir. Onların yalnızca ortak çıkarlarını değil muazzam zengin kimlik ve sınıf ayrımlarını kavrayabilecek, bu çeşitliliği bir siyasal özneye dönüştürecek yegâne araç bu çokça kötüye kullanılmış ama hiçbir zaman olmadığı kadar güncel halk kavramıdır.

Aynı şey tersinden oligarşi kavramı için geçerlidir. Çıkarların huzurunda kanlı bıçaklı, halkın karşısında kan kardeşi olabilen yönetici sınıflar blokunu layıkıyla anlayabilmek için yine halk kavramı kadar vulgarlaştırılan, ondan daha da az anlaşılan oligarşinin ne olduğunu anlamak şart. [Bu kavram hakkında bkz. Oligarşi Nedir?]

Cephe/ler, ortak çıkarları için kısa vadede buluşurken çıkar ayrılıkları yüzünden uzun vadede yönetemez hale gelecek yönetici birlik olan oligarşi’nin karşısına kısa vadede çelişkili, uzun vadede ortak çıkarlara sahip bir birlik olan halk’ı gerçek bir siyasal özne olarak dikmenin örgütsel biçimidir. [Çayan’da ve devrim mücadelelerinde cephelerin yeri için bkz. Devrimciler ve Cepheler.]

Halkın öz-örgütleri, Çayanist çerçevenin daha az vurgulanan ama anahtar önemdeki kavramlarından biridir. Halkın her kesimini kendi mekânlarında kendi sorunları hakkında tartıştığı ve kararlar aldığı bu yatay örgütlenme biçimi 80 öncesi Fatsa gibi istisnai örneklerde, 90 ortalarından itibaren yoksul mahallelerde devrimcilerin öncülüğünde karşımıza çıkarken Gezi’de forum ve meclisler şeklinde çok daha geniş kitleleri kucakladı. Buna rağmen kalıcı kurumsallıkları oluşturamayan bu form, sınıf mücadelesinin önümüzdeki etaplarında giderek daha fazla önem kazanacak.

Bugünü Çayan’la anlamak

Suni denge, halk, oligarşi, cephe/ler, halkın öz-örgütleri yaşadığımız günleri anlamanın ve değiştirmenin en dolaysız mecraları olarak öne çıkarken tüm bunlara kopmaz kavramsal iğlerle bağlanan silahlı mücadele “silahı olmayanın var olamadığı”* bu Ortadoğu bağlamında Çayanist kuramın en önemli odağı olarak öne çıkıyor.

Emperyalizm; onun üçüncü bunalım döneminde benimsediği ve 2000’lerden sonra neo-liberalizm ve küresellikle güncellediği yeni-sömürgecilik politikaları; bu politikaların ürünü olarak şekillenmiş görünüşte bağımsız ama özünde bağımlı ekonomilerin geri ve çarpık kapitalizm koşullarında sürekli bir ekonomik (ve aynı bağlamın ürünü olarak siyasi ve sosyal) krizi üretmesi; faşizmin yeni-sömürgelerde aldığı ve dogmatik teorilerce bir türlü anlaşılamayan örtülü ama bir o kadar somut biçimlerini anlamak için gerekli kavramsal çerçeveye sahip olamamak bugünkü akut kronik teorik sorunlarımızın ana nedeni.

Bugünü anlamak için her zamanki kadar taze bir kavramsal çerçeve: Suni denge, halk, oligarşi, cephe/ler, halkın öz-örgütleri, emperyalizm, yeni-sömürgecilik, sömürge tipi faşizm, demokrasicilik oyunu, silahlı propaganda ve mücadele.

Marksizm-Leninizm’in dünyayı devrimlerle sarsmış çok zengin teorik ve pratik mirasının 43 yıldır aramızda bulunmayan bir devrim önderi ve kuramcısı tarafından yaşadığımız topraklara engin bir yaratıcılık, güçlü bir kendine güven, benzersiz bir özgünlük ve en önemlisi yakıcı bir devrim tutkusu ile uyarlanması olan Mahir Çayan teorisinin bütün yapıtaşları bugün olanca gücüyle ayakta. Bir dâhinin elinden çıktığı için değil, onu bilincimizde ya da gönlümüzde yaşattığımız için değil, aradaki 43 yılda geçirdiğimiz bütün dönüşümlere rağmen bu teorinin yaratıldığı dönemdeki toplumsal, ekonomik ve ideolojik yapının karakter belirleyen unsurları hâlâ hüküm sürdüğü için.

Emperyalizm bütün biçimsel değişikliklerine rağmen emperyalizm kaldığı için; yeni-sömürge Türkiye övmekle bitirilemeyen ekonomik büyüme hamlelerine rağmen dekolonizasyon sürecinin yakınına olsun uğramadığı için; bu denli kaygan fay hatları üzerinde duran bir ülkeyi yöneten azınlığın faşizmden başka bir çaresi olmadığı ve faşistler tarihsel olarak halka kuvvete karşı kuvvetten başka bir yol bırakmamakla ünlü oldukları için.

Bu aynı kalmakta dehşetli bir ısrar gösteren substratum’un üzerinde amok koşucusu hızıyla değişim üstüne değişim gösteren formları kavrayabilmek için Mahir Çayan’ı her zamankinden daha çok anlamaya ama aynı zamanda onun teorik cüretini ve yenilikçiliğini en az onun kadar pervasızca kuşanmaya ihtiyacımız var.

Onun bundan kat kat üstün pratik cesaretine, eylem güzelliğine, savaş komutanlığına dair buradan edilecek hiçbir sözün anlamı yok. Onun, ON’ların ve kuşaklardır Kızıldere’nin son olmadığını tarihe kanıtlayan yoldaşlarının karşısında ancak saygı duruşuna kalkabiliriz.

Havayı dalgalandıran yumruklarımız onlara ve ON’lara: bugün Türkiye ve Kürdistan’ın sokaklarında, dağlarında, meydanlarında, zindanlarında savaşanlara ve Kızıldere’de dünya devrim tarihinin en soylu dayanışma, en etkili silahlı propaganda eylemlerinden birinde düşen THKP-C ve THKO savaşçılarına devrim borcumuzu hatırlatsın. 

@prometeatro | yazilama.net

  1. Bütünüyle ayrı ve derinleştirmeye değer bir konu olmakla birlikte, bugün emperyalizmin dolaylı ya da doğrudan işbirlikçisi olan İslamcı terörizmin stratejisinin, fokoculuk üzerinden, mutasyona uğramış bir Guevaracı çizgiyle ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.
Etiketler: , , , , , , , ,

Cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Yandex.Metrica