Anti-emperyalizmAvrupaHalklarımızYasalcılık / Reformizm

Hiçbir seçimin çözemeyeceği kriz

Eski düzen ölmemek için can havliyle çırpınıyor. Dünyanın neresine giderseniz gidin eşitsizlikler çoğalıyor, yoksulluk artıyor. Egemenlerin çözümüyse polisi daha çok silahlandırmak, daha çok hapishane inşa edip, daha pervasız yasalar çıkarmaktan ibaret.


Polis_Ic_Savas_Ordusu

Ekonomik kriz 2008 yılında başladığında, kapitalistler fırsat bu fırsat deyip işçi maaşlarına ve haklarına saldırmışlardı. Krizin üzerinden 7 yıl geçti, şirketler inanılmaz kârlar açıklıyorlar. Ancak işçiler kriz öncesine kıyasla daha yoksullar.

The Economist dergisi bir yazısını buna ayırmış:

5 yıldır devam eden büyümeye rağmen, Amerika’da reel ücretler hala 2009 yılının başındaki halinden %1.2 daha az. İngiltere’de reel ücretler 2009-2014 yılları arasında her yıl düştü ki, 1800’lerin ortalarından bu yana yaşayan en uzun düşüştü. Almanya’da … maaşlar hala 2008’dekine kıyasla %2.4 daha az.

Örneğin İngiltere’de 2011 yılında şirketler toplam 14 milyar Sterlinlik bir kâr artışı açıklamış, buna rağmen maaşlarda 2 milyar Sterlinlik bir azalma olmuştu. Yani işçiden emekçiden düpedüz çalmışlar. Sürekli ilerlediği söylenen dünyamızda patronların “gelecek planlarını” duyuyoruz ama mesele işçi maaşları ve hakları olduğunda kıyaslama yapmak için yüz elli yıl öncesine geri dönüyoruz. Yunanistan ve İspanya halkları artan yoksulluk ve işsizlikle harap oldu. Üstelik Avrupalı işçinin çilesi bu kadar değil. Kapitalizmin geliştiği ülkelerin sendikalaşma oranlarına ilişkin aydınlatıcı bir görsel de var yazıda.

Ülkelerdeki sendikalı işçilerin, toplam işgücüne oranı. 1960-2013.

Ülkelerdeki sendikalı işçilerin, toplam işgücüne oranı. 1960-2013.

Sağdaki grafikten de görebileceğiniz üzere, çoğu ülkede 1980’lerde başlayan sendikasızlaştırma saldırısı 1990’lar ve 2000’lerde meyvesini vermiş ve Avrupalı işçiler maaşsız kaldıkları gibi, bir de örgütsüz kalmışlar. Sermayenin asırlık düşü gerçek olmuş.

Bu çözülme sadece Avrupa’ya ve sadece işçi örgütlenmelerine özgü değil elbette. Emperyalistlerin Sovyetler Birliği’nin çöküşünü “demokrasi geliyor” diye kutlamaları boşuna değildi. Bu vesileyle kendi topraklarındaki işçi örgütlenmelerini daha rahat çözebildiler. Dünyanın diğer yerlerindeki halk örgütlenmelerinin üzerine çullandılar; silahlı halk örgütlerini silahsızlandırıp tehlikesiz sivil toplum örgütlerine, düzen siyaseti partilerine dönüştürdüler.

1980’den 2000’e uzanan süreçte, Kuzey İrlanda’da silahlı örgüt IRA silahsızlanma sürecine girip 2007 yılında tamamen teslim oldu. Güney Afrika’daki koca bir halk hareketi düzene yedeklendi (Tolga Tören bu süreci anlatan Kararan Kapitalizm isimli çok güzel bir çalışma kaleme aldı) ve kapitalist sömürü politikaları, daha birkaç sene önce silahlı mücadele vermekte olan partiler eliyle uygulandı. Güney Amerika’daki devrimler yenilgiye uğratılıp, silahlı devrimci örgütler tasfiye edildi (Metin Yeğin’in Gerillanın Barışı kitabının bu sürece ilişkin anlatımı ibretle okunmalı); Vietnam ve Çin gibi sosyalist ülkeler kapitalizmin yağmasına açıldı.

Manzara akıl sınırlarını zorlayacak kadar trajiktir: Egemenler halkları silahsızlandırıyor, hep bir ağızdan terörizmden kesinlikle kaçınmak gerektiğini, halkın bir şikayeti varsa da bunu yalnızca “barışçıl gösterilerle” ifade edebileceğini söylüyorlar. Öte yandan arka tarafta polis teşkilatlarına ağır silahlar dağıtıp onları iç savaş ordularına dönüştürüyorlar. Protesto hakkını çiğneyen olağanüstü hal yasalarını gündelik hayatın bir parçası haline getiriyorlar.

Sadece Avrupa’da değil, tüm dünyada halklar için daha yoksullaşmanın, daha düşük maaşla daha uzun süre çalışmanın, iş kazalarında öldürülmenin yolu bugün açıktır. Daha çok sefalet ise daha büyük bir öfke doğurduğundan, egemenler için daha büyük bir korku demektir.

Türkiye

sendikasizlasma_turkiye_1988-2010Türkiye halkları olarak biz de bu sürecin dışında değiliz. Hatta 1980 sonrasında artan saldırıyı en ağır biçimiyle hisseden ülkelerden biriyiz. 12 Eylül’le yoğunlaşan saldırıyı Türkiye halklarının hemen her kesimi hissetti. Sendikasızlaşmanın vardığı boyutu gösteren yandaki grafiği Aziz Çelik’in ilgili yazısına dayanarak çizdim.

1988 yılında işçilerinin %22’si sendikalarda örgütlü olan bir ülkeyken, 2010 yılında 100 işçiden ancak 5’inin örgütlü olarak kalabildiği bir ülke haline gelmişiz. İşçi sayısının düzenli olarak arttığı bir yerde, sendikalı işçi sayısını düzenli olarak azaltabilmek için kanunlar ve devlet terörü gibi araçlar yanında, sendika ağalarını satın alma, örgütlenmekte ısrar edenleri işsizlikle tehdit etme gibi “demokratik” yöntemleri kullanmak şarttır, faşizm de böyle yaptı.

Yukarıdaki düşüşte 1980’den 2010’lara kadar gördüğünüz devamlılık, 12 Eylül politikalarının devamlılığının kanıtı. İşadamı Vehbi Koç‘un darbeden sonra cunta şefi Kenan Evren’e yazdığı mektup, yukarıdaki grafiğin devlet tarafından bir “sipariş” üzerine çizildiğini gösteriyor bize:

İşçi-işveren ilişkilerini düzenleyecek olan kanunlar asgari hata ile çıkarılmalıdır. Bazı sendikaların Türk Devleti’ni ve ekonomisini yıkmak için bugüne kadar yaptıkları aşırı hareketler, göz önünde bulundurulmalıdır.

DİSK’in kapatılmış olmasından dolayı bir kısım işçiler sendikal münasebetler yönünden bekleyiş içindedirler. Militan sendikacılar bu işçileri tahrik etmek ve faaliyeti devam eden sendikaların yönetim kadrolarına sızarak davalarını devam ettirmek niyetindedirler. Bu durum bilinerek hazırlanacak kanunlarda gerekli tedbirler alınmalıdır.

Kaynak: Habertürk

Kaynak: Habertürk

Örgütsüz bir halk yaratmak kapitalistler için önemliydi, çünkü bu halk 1960’ların ortasından itibaren Türkiye’deki patronların başını ağrıtıp duruyordu. Türkiye İşverenler Sendikası Başkanı Halit Narin’in, darbeden sonra burjuvazinin üzerine çöken rahatlığın etkisiyle olsa gerek, “20 yıl işçiler güldü biz ağladık, şimdi gülme sırası bizde” deyişi bu yüzdendi.

Elinde Kuran’la mitingler yapan Kenan Evren’in düzeni Koç ve sınıfdaşlarının istediklerinin bir kısmını gerçekleştirebildi ama işin çoğu AKP iktidarına kaldı. AKP emperyalizmin yardımıyla işçi ücretlerini aşağı çekti, çalışma saatlerini uzattı, grev ve toplu sözleşme haklarına tecavüz etti. “Yeni Türkiye“, işçinin istenildiği zaman işe alınıp, istenildiği zaman kovulabildiği sistemin adıdır.

2006 yılında emperyalizm yola AKP ile devam edip etmeyeceğini tartışırken, Erdoğan’ın o dönemki danışmanlarından olan Cüneyt Zapsu American Enterprise Institute’ta bir konuşma yapmıştı. Zapsu’nun bu konuşmada Amerikalılara Erdoğan için “onu deliğe süpürmeyin” deyişi sonradan dile düştü.

AKP eğer deliğe süpürülmek istemiyorsa, sermayenin siparişini yerine getirmek zorundaydı. Zira emperyalizm bu adımları atamayan, her köşesini sermayeye açamayan bir ülkenin patronlarını işbirliği yapmaya değer bulmaz, elinin altındaki uçsuz bucaksız ucuz emek pazarlarına çöreklenmek varken Türkiye’de zaman harcamazdı. Özelleştirilen sağlık hizmetlerinden tutun, “milli güvenlik” gerekçesiyle yasaklanan grevlere ve güvenlik paketlerine; “barış süreci” isimli, halkları savunmasız bırakma girişimlerine kadar her şey bunun için.

Halktan yana iktidarlar seçimle gelemiyor

turkiye_fazla_mesaiAkıl sınırlarını zorlayan bir komedi de Türkiye’de oynanıyor. Türkiyeli işçiler tarihlerinin en zayıf döneminde en büyük saldırılara maruz kalıyorlar. Çocukların %30’u yoksulluk sınırında yaşıyor, 1 milyonu okula gitmek yerine işçilik yapıyor. En düşük sendikalaşma oranı rekoru kırılırken, işsizlik %20’ye ulaşıyor. Borcunu ödeyemeyen hane sayılarında bir patlama var. Ülke, emekçilerinin fazla mesai süreleri bakımından birinci (sağda).

Bir de sendikaların şu haline bakın. Adında devrim geçen sendikaların ismine aldanıp işçilerin yüzer yüzer öldüğü günlerde onlardan ülkeyi sarsacak eylemler bekleyen kimse kalmadı. Çok sevdikleri “barışçıl” eylemleri bile hakkıyla örgütleyemez halde olduklarını gözlerimizle gördük. İşçilerin sendikasızlığın en büyük sebebi de, mücadele azmini kurutan, inançsızlığı körükleyen bu ihanet sendikacılığı.

Sanmayın ki “devrimci” sendika ağaları yalnız. Türkiye solunun kimi kesimleri de geçmişte “işçi sınıfına ihanet” diye değerlendirdiği işleri yapar durumda. 2000’lerin başında gövdeyi saran ideolojik çürüme, bugün mantıksal sonucuna ulaştı. HDP’ye önce utangaçça verilen destek, koca koca silahlı örgütlerin sosyal-demokrat programa sahip bir partiye oy verme çağrılarıyla kendi şehitlerini bile utandıracak bir boyut kazandı.

Milliyet, 01.01.1989

Milliyet, 01.01.1989

Dünyanın yeni-sömürgelerinde yapılan seçimlerin yarım asırlık tarihinde, halktan yana adaletli bir toplumsal düzenin kurulmasına imkan veren tek bir örneğin bile olmayışı yeterli bir kanıt değilse, Türkiye’deki sandık demokrasinin tarihine bakın. Nice sosyal-demokrat vaadin, eşitlik, demokrasi, parasız sağlık yalanlarının, düzeni sürdürmek için nasıl kullanıldığını; bu görüşleri savunan düzen partilerin nasıl silinip gittiklerini hatırlayın. Kampanyalara harcanan milyonlarca dolarla, oy verme tarihi yaklaştıkça azan propaganda dalgasıyla, her şey olup bittikten sonra düzenin olduğu gibi devam edişiyle Türkiye’de seçimler halkın alternatifsizliğini sürekli kılmak için örgütlenir.

Devrim temenni değil, bir zorunluluk

Türkiye’de yaşanan kriz, emperyalizmin dünya çapındaki krizinden bağımsız değil. İster gelişmiş olsun, isterse geri bıraktırılmış, dünyanın tüm ülkelerinde eşitsizlikler çoğalıyor, yoksulluk artıyorken, egemenlerin buna yönelik çözümü polisi daha çok silahlandırmak, daha çok hapishane inşa edip, daha pervasız yasalar çıkarmaktan ibaret. Eski düzen ölmemek için can havliyle çırpınıyor.

Dünya halklarının içinden geçtiği süreç “demokratik toplum” ya da “barış içinde ve kardeşçe yaşama süreci” değil, bunlar birer yalan. Yaklaşan isyanı engellemeye çalışan emperyalistler için süreç, daha az maaşla daha çok çalışabilecek köleler yaratma süreci. Bunun için halkların daha örgütsüz ve bilinçsiz kılınması lazım. Silahları halkın elinden almak yetmiyor, korkuyu beyinlere iyice yerleştirmek, düşünceleri de silahsızlandırmak gerekiyor.

Sınıf mücadelelerin tarihi, bir bakıma halkı silahsızlandırmaya çalışan egemenlerle, halkı silahlarla buluşturmaya çalışanların mücadelesinin tarihidir. Bu tarihte silahlarını bırakıp tövbe edenleri, yoldaşlarının katilleriyle müzakere masalarında pazarlığa oturmuş olanları ilk kez görüyor değiliz. Marksizm’in ve işçi hareketinin doğduğu şu son 160 senede bile düzenle uzlaşan, uzlaşmanın teorisini yapan, sonra da devrimcilere saldırmaya soyunan pek çok hareket ve “büyük kuramcı” gördü dünya halkları.

Emperyalizm gerçeği değişmeden, yoksulluk, borç, faşist baskılar değişmeyecek. Aynı şekilde emperyalizmin soldaki uzantısı olan ihanet sendikacılığı, reformizm ve uzlaşmacılık yeni yüzlerde, yeni cümlelerde, yeni kitaplarda mücadele edilmesi gereken yanılgılar olarak karşımıza çıkmayı sürdürecek. Sınıf mücadelesinin demir yasaları geçmişte bütün iyi niyetleri, temennileri ezip geçti, geriye yalnızca devrim zorunluluğuna işaret eden somut çözümlemeleri bıraktı. Bu yasalar bazı örgütlere ve insanlara torpil yapmayacak.

Sermayenin iktidarını yıkıp tüm devlet iktidarını bir başka sınıfa, proletaryaya devretmeden emperyalist savaştan çıkmak ve cebri olmayan demokratik bir barışa ulaşmak imkansızdır” diyor Lenin, “çünkü savaş doymak bilmez kapitalistlerin kötü niyetlerinin bir ürünü değildir” (Toplu Eserler, cilt 24, s. 70-73).

Dünyanın egemenleri bu gerçeğin farkında olmalılar ki, yıllardır topyekün bir seferberlik içerisinde yaklaşan savaşlara hazırlanıyorlar. Düşman tırnağına kadar silahlanmış halde bizi öldürme hazırlıkları yaparken, ellerimizi havaya kaldırıp ne kadar uslu, ne kadar barışsever olduğumuzu anlatmaya çalışmak aptallıktan başka bir şey değildir.

Etiketler: , , , , , ,

Bir Yorum

  1. Pingback: Hiçbir seçimin çözemeyeceği kriz | Yasak Mermi ☆ Devrim Defteri

Cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Yandex.Metrica