Türkiye Devrimci Hareketi

Seçim Yanıltmacası

Yaygın inancın aksine seçimler halkın iradesini yansıtmak şurada dursun, o iradenin yansımasının en önemli engellerinden biridir. Seçim işleriyle devrim işlerini birbirinden ayırmayan bir siyaset gerçek bir siyaset olamaz. 7 Haziran’a giderken partilerin ve seçmenlerinin motivasyonlarını değerlendirdik, seçimlerin gerçekten bir anlam ifade edip etmediğine baktık.


(Çizimler: T.Tolunay)

(Çizimler: T.Tolunay)

Seçimlerin halkın iradesinin bir yansıması olduğu çok yaygın bir yanıltmacadır.1 Bu kadar sorunlu bir düşüncenin eleştirel düşündüklerini düşündüklerimiz arasında bile bu kadar rağbet görmesi tuhaf. Oysa bu safsatanın çökmesi için önce dünyaya sonra da dünya parlamentolarına şöyle bir bakmak yeter.

Birleşmiş Milletler’in yaptığı bir araştırmaya göre dünyanın en zengin %5’i dünyadaki zenginliklerin %70’ine sahip.2  Dünyanın her köşesinde yaşayan insanların büyük çoğunluğu yoksul, çok ama çok küçük bir azınlığı varlıklı. Azınlık çoğu yiyor, çoğunluk aza talim ediyor.

Bir de parlamentolara bakalım: Meclis koltuklarının hemen tümünü nüfusun en zenginlerinden gelen “vekil”ler dolduruyor. “Millet”lerin “vekil”lerinin ezici çoğunluğu, çoğunluğun TV dizileri olmasa hayal etmekte zorlanacağı bir zenginlikten geliyor. Çünkü “aday adayı” olmak bile paraya bakıyor, seçilme umudu olan bir aday olmak ise en az birkaç yüz bin TL’lik servet şart.3  Gayri resmi sponsorlarınız olabilir tabii. Ama bu sponsorlar da –sponsorluğun tanımı gereği– zenginler, ve kendi çıkarlarını savunacak insanlara yatırım yapıyorlar.

Verili durumda “Kimler seçilebilir?” Bu soruya Ahmet Murat Aytaç şu yanıtı veriyor:

Kimlerin seçilebileceği meselesi, modern demokrasilerin kuruluş aşamasından günümüze kadar yaşa, cinsiyete, gelire, ırka veya inanca dayalı bazı kısıtlamaların etkisi altında ele alınmıştır. Günümüzde, yasal açıdan bu ölçütlere dayalı sınırlandırmaların büyük oranda ortadan kalktığı görülmektedir. Ne var ki, bazı görünmez engellerden” ötürü seçilen olma statüsünün toplumdaki iktidar ilişkilerinin alt basamaklarındaki yurttaşlar için kolay elde edilebilir olmadığı günümüzde de dikkati seçmektedir. Seçen herkesin seçilebilir olmamasının gerekçesi neye dayandırılmış olursa olsun, toplumsal açıdan tabi grupların evrensel olarak temsil süreçlerinden dışlanmasıyla sonuçlanmaktadır.4

Yakınlarda fikri öncülerinden olduğu radikal demokrasi cephesine sempatisini ifade eden Negri ve kalem arkadaşı Hardt ise seçimlerin temsil adaleti konusunda çok daha umutsuz, çok daha açık sözlü:

[T]emsil demokrasinin bir aracı değil, onu gerçekleştirmenin engeli. . . . Her şeyden önce, finans ve servetin iktidarı, insanların bir araya gelmelerini ve her zamankinden daha yüksek olan seçim kampanyası masraflarını karşılayabilecek örgütlenmeler oluşturmalarını engelliyor. Ancak zenginseniz, çok zenginseniz, kendi kaynaklarınızla bu oyuna girebilirsiniz. Aksi halde, bu hedefe ulaşmak için yolsuzluk yapmanız ve yaptırmanız gerekir. Seçilmiş temsilciler hükümete gelirlerse daha da zenginleşirler. İkinci olarak, güçlü medyayı kontrol edemiyorsanız, hangi hakikati siyasi olarak inşa edebilirsiniz ki?5

İşte seçim yanıltmacası, bu az sayıda “tok”un milyonlarca “aç”ın halini anlayabileceklerine, bırakalım bunu, onların temsilcisi olduklarına inanmamızı istiyor.

Tok, açın vekili olur mu?

Koca koca akademisyenler, yazarlar ve en ilginci de –Marksist devlet ve hegemonya teorisini çok iyi bilmesi beklenen– solcular, bu yanılgıyı hiç sorgulamadan kabul ederek bize bilmem hangi seçimde bilmem hangi partinin bilmem hangi oranda oyu aldığından bahisle toplum analizleri yapıyor. “Türk/iye toplumu şöyledir, böyledir, cahildir, makarnacıdır, ulusalcıdır, dindardır, milliyetçidir” vs. diye tespit kasıyor. Çünkü az sayıda zenginin kendilerini ya da sadık temsilcilerini seçtirmek içi sergiledikleri kötü bir piyes olan seçimlerin halkın düşünceleriyle, iradesiyle ilişkili olduğu varsayımı çok yaygın.

Tam da bu yanılgının yaygınlığından dolayı, dünyanın halkına en düşman hükümetleri bile fırsatını buldukları anda seçimlere giderler. 12 Eylül’cüler diktatörlüklerinden zerre taviz vermeden, bir yıl arayla referandum ve seçim yaptılar. Oy zarfları neredeyse şeffaftı, seçim sandıklarının başında silahlı askerler bekliyordu, yalnızca faşist diktatörlüğün izin verdiği az sayıda parti katılıyordu; ama seçim miydi, seçimdi.

Avrupa klasik faşist partilerinin çoğu seçimlerle geldiler. İnsanlar gerçekten de kendi ayaklarıyla gidip Hitler’e, Mussolini’ye oy verdiler. Faşistler Alman ya da İtalyan halkının iradesini mi yansıtıyordu? Milyonlarca Alman macera savaşlarında ölmek için mi irade gösterdi? 12 Eylül Anayasası’na evet diyen 10 kişiden 9’u cuntanın işkencelerini, katliamlarını ve en önemlisi de kendilerini giderek ağırlaşan bir yoksulluğa mahkûm eden 24 Ocak kararlarını mı arzuluyordu?

secimler-svastika

Dünyanın halkına en düşman hükümetleri bile fırsatını buldukları anda seçimlere giderler. Avrupa klasik faşist partilerinin çoğu seçimlerle geldiler. İnsanlar gerçekten de kendi ayaklarıyla gidip Hitler’e, Mussolini’ye oy verdiler. Faşistler Alman ya da İtalyan halkının iradesini mi yansıtıyordu?

Peki, halk aptal da mı sandığa gidiyor? Sırf bilinç yoksunluğu yüzünden mi hiçbir şeye yaramayan seçimlere katılıyor insanlar?

Aslında o kadar da katılmıyorlar. Dünyanın her yerinde seçimlere katılım düzenli olarak düşmekte. 1980 ortalarından bugüne dünyada seçimlere katılım oranı %10’a yakın düşüş göstermiş ve düşüş devam ediyor. Avrupa ve Kuzey Avrupa’yla karşılaştırıldığında düşüş eğilimi en çok “üçüncü dünya”da belirgin.6  Dünyanın yoksulları seçimlerden umudu en çok kesenler, çünkü başlarına gelen onlarca hükümetin neredeyse hiçbirinden kendilerine bir fayda gelmedi. Türkiye’de de 1991 ve 2011 seçimleri istisna tutulursa seçimlere %70-75 civarı bir katılım var; oy verecek yaşa gelmiş üç kişiden biri ya zahmet edip sandığa gitmiyor ya da geçersiz oy atıyor. 7

Halk aptal da mı sandığa gidiyor? Sırf bilinç yoksunluğu yüzünden mi hiçbir şeye yaramayan seçimlere katılıyor insanlar? Aslında o kadar da katılmıyorlar. Seçimlere katılım tüm dünyada düşüyor.

İstisnasız her seçimde önemli bir rol oynayan sahtekârlıklar giderek ortada bir seçim olmadığını düşündürecek kadar ayyuka çıktı. Geçen yerel seçimlerde trafolara kediler akın etmişti. Dalga geçtik ama atı alan yerel yönetimlere geçti. Derken bir ay önce tüm ülkede birden elektrikler kesildi. Hâlâ “soruşturma” sürüyor. Ama bu olayın hükümetin bilgisi ve kontrolü dahilinde olduğundan pek kimsenin kuşkusu yok. Çünkü aksi takdirde birilerinin bütün TV kanallarında birden boy gösterip “Elektrik kesintisi bir darbe girişimidir!” diye bağırıp çağırması gerekirdi. Büyük Türkiye olmak bunu gerektirir…

Seçim denen formun sahteliği, çarpıklığı, aldatmacası bu denli ortadayken şu soruyu sormamak mümkün değil:

Seçimlerden hepten kurtulsak mı?

Platon ideal şehir devletinin 5040 kişilik bir nüfusa sahip olması gerektiğini düşünüyordu. Öğrencisi Aristoteles bu kadar kesin konuşmasa da kafasında benzer bir boyut vardı. Kentlerin bugünün küçük bir kasabası büyüklüğünde olması isteniyordu, çünkü –başka nedenlerin yanı sıra– doğrudan demokrasiyi, (köleler hariç!) herkesin yönetimde ve alınan kararlarda doğrudan söz sahibi olacağı bir sistemi bu boyutun üstünde uygulamak zordu.

Laclau ve Mouffe bize seçimden başka yol olmadığını söylemek için “doğrudan demokrasi yalnızca küçültülmüş toplumsal uzamlarda uygulanabilir” dese de 8 sosyal medyanın sosyalliğin en başat biçimlerinden biri olduğu günümüzde herkesin herkesi ve her şeyi yönettiği doğrudan ya da en azından katılımcı bir demokrasinin olanağına her zamankinden daha çok sahibiz.

Ama seçim denen bu lunapark aynasını bir kenara bırakmak henüz zor görünüyor. Seçimleri çok kötülediysem yanlış anlaşılmasın, büyük mücadeleler sonucu alınmış seçme ve seçilme hakkının lağvını önermiyorum. Şu günün dünyasında, kapitalist devletler çağında gelenin gideni aratacağı kesin.

Seçim, ezilen sınıflarla ezen sınıflar arasındaki sınıf mücadelesinin cephesi olmaktan çok uzak, doğru. Halkın temsilcilerinin istisnai olarak parlamentolara gittiği durumlarda bile alabildiğine etkisiz olduklarını, daha kötüsü, birçoğunun bozunuma uğrayarak bozuk düzene bozuk çarklar olarak hizmet verdiklerini görüyoruz.

Ancak parlamentolar, hiç olmazsa, egemen bloğun kendi içindeki çıkar çatışmalarının yansıdığı mekân olarak halkların elini bir nebze rahatlatıyorlar. Bu bloğun bir parçası hırsızlıkta, sömürüde, cinayette fazla ileri giderse halkın diğer parçalardan birine –ama hâlâ hırsız, sömürgen, cani olan bir başka partiye– oy vererek iktidarı değil ama hükümeti değiştirmesi mümkün.

7 Haziran seçimlerinde genel manzara

Bu seçimlerin dramatik karakteri, ironik bir biçimde, seçimin en küçük partisi HDP. O yüzden ondan başlayalım. Düğümü HDP’nin %10 barajını aşıp aşmaması çözecek. Gerilimi daha da yükseltmek için HDP’nin oylarına yönelik tahminler bu eşiğin hemen altında ve hemen üstünde seyrediyor. Seçimlerle benim gibi en az ilgilenen kişileri bile televizyon karşısına kilitleyecek bir dramatik gerilim var ortada; insanlar adını ilk kez duydukları futbol takımlarının maçlarını bile niye izler sanıyorsunuz?

Diğer partilere gelince: Muhtelif tahminlerin hepsi AKP’nin %40, CHP’nin %25, MHP’nin ise %15’in birkaç puan altında ya da üstünde oy alacağını öngörüyor. Yine en büyük partilerden biri, seçime katılmayanlar (sandığa hiç gitmeyenler veya boş/geçersiz oy atanlar) olacak gibi, lakin dramatik gerilimin yüksekliği hasebiyle bu “parti”nin oyu bu seçimde biraz düşebilir. İnsanlar 7 Haziran’ın ülkenin yarınını belirlemede, özellikle de AKP’nin artık kangrene dönüşmüş iktidarının sona yaklaştırılmasında çok önemli olduğuna inanıyorlar.

Yurtdışında, özellikle de 400 bin seçmenin yaşadığı Almanya’da yaşayan Türkiyelilerin seçimin kaderini belirleyeceğini söyleyenler var. Yurtdışı için yapılan tahminlerde AKP’nin oy oranı Türkiye’dekinden çok daha yüksek çıkıyor. Göçmenlik ile tutuculuk arasında sıkça kurulan korelasyona uygun bir durum. Ama tahminler, projeksiyonlar, anketler ne derse desin kimsenin kendisini bir “seçmen özne” olarak önemsemesi pek anlamlı değil. Tüm seçimlerde olduğu gibi bu seçimde de sonucu belirleyecek olan, emperyal ülkelerle yakın ilişkiler içindeki egemen sınıfların ve onların emir ve görüşlerine dünden hazır medyanın kimden yana tavır belirleyeceği.

Kime oy vermeli?

Buraya kadar okuyanlar bu yazının bu soruya cevap vermeyeceğini, dahası genel kanaatin aksine bu sorunun pek de önemli olmadığını düşündüğünü fark etmiştir. Yine de kim hangi saiklerle kime oy veriyor sorusuna gözleme ve izlenime dayanan bazı cevaplar arayabiliriz. Soruyu değiştirelim: Kim kime niye oy veriyor?

AKP: Yalnızca din veya sadaka değil

AKP, kuruluşunun ardından ancak bir yıl geçmişken bir medya kampanyası marifetiyle neredeyse birkaç hafta içinde parlatılarak 3 Kasım 2002’de tek başına iktidar koltuğuna oturmayı başardı. 1990’ları yoksulluk deterjanıyla kan kovasında yıkayan koalisyonlar zincirinden yorulmuş insanlar yumuşak ve kapsayıcı mesajları satır aralarına sıkıştıran bu partiden umutluydular. Seçim yanıltmacası, “hükümet yanıltmacası” ile el ele gider. Siyasi iktisadi yapı değişmediği halde “işte bu hükümetin çok farklı” olabileceğine inanan çoktur. Öyle olmadı. AKP bir iki dönem içinde, ata vatanı 12 Eylül ruhuna iltihak etti. Cunta dönemiyle AKP dönemini karşılaştırıp ilkini evla bulan çok insan var.

Ama AKP, oylarını belli bir bantta korumaya devam etti. Bunun nedenlerini birkaç cümleyle analiz etmek elbette mümkün değil, ama işsizlik ve yoksulluğun sürekliliğine rağmen azgınlaşmayan bir enflasyon; inşaat sektörü, Avrupa Birliği fonları ve en önemlisi nereden geldiğini hiçbir ekonomistin çözemediği gökten zembille inen büyük paralarla dönen görece istikrarlı bir ekonominin asıl neden olduğunu söyleyebiliriz. En azından her yıl ekmek fiyatı üçe katlanmıyor. “Sadaka” diye küçümsenecek düzeyi çoktan geçmiş “yardım sektörü”nü de buna eklemek gerek. İnsanları makarnaya, kömüre oy veriyorlar diye küçümsemek kolay, ama kışın en soğuk günlerinde tencerenizde kaynatacak bir paket makarnanız yokken şu parti mi daha demokratik, öbürü mü daha laik diye müşkülpesentlik edecek haliniz olmayabilir.

Seçim yanıltmacası, “hükümet yanıltmacası” ile el ele gider. Siyasi iktisadi yapı değişmediği halde “işte bu hükümetin çok farklı” olabileceğine inanan çoktur. AKP’yi iktidara getiren saiklerden biri buydu. İnsanları makarnaya oy  veriyor diye küçümsemek kolay, ya o da yoksa?
Tabii AKP, dini “iyi” kullanan bir parti; bu cümledeki “iyi” zarfı rahatlıkla “kötüye” diye de değiştirilebilir. Kendi dinci yaşam tarzını topluma çeşitli şekillerde dayatıyor, bu yaşam tarzı da gerisin geriye AKP’ye destek üretiyor. AKP’li olmak çok daha kolay iş bulmak, işin varsa yükselmek, zaten biraz yukarılardaysan cebini sıkı sıkı doldurmak demek. Dindar görünmek, tüm bu ikballerden faydalanmak için iyi bir başlangıç. Ama AKP’nin uzun iktidarını tek başına ya da asıl olarak dinle açıklamak kolaycılık olur. Din, AKP’nin hegemonyasının sebebinden ziyade sonucu. Elbette bu sonuç bir kez ortaya çıktıktan sonra yeniden hegemonya doğuruyor.

Bu hegemonya bu seçimlerde zayıflayacak, ama çok istisnai bir son dakika müdahalesi olmazsa etkisini sürdürecek gibi görünüyor. Türkiye’nin kaderinde hep etkili olmuş emperyalist merkezlerin AKP’den ve Erdoğan’dan pek memnun olmadığı gözlemi doğru olabilir. Lakin bu memnuniyetsizlik, çiftliğin ıncığını cıncığını bilen, işi iyi götüren ama biraz küstahlaşmaya başlamış bir kâhyadan duyulan memnuniyetsizlik. Ve en önemlisi bu kâhyaya alternatif olacak çapa sahip kimse ortalıkta görünmüyor.

Rakip kardeşler: MHP ve CHP

MHP’ye gelecek olursak. Kürdistan dağlarında ve metropollerde devrimci yurtsever silahlı mücadelenin daha yüksek yoğunluklu sürdüğü yıllarda MHP’li olmak, bugünün AKP’lisi olmaya benziyordu. MHP koalisyonların ortağı olsa da olmasa da devletin özellikle “güvenlik” kurumlarının gayri resmi partisiydi. Yeterince Kürt ve solcu düşmanıysanız önünüzde birçok kapı açılabilirdi.

MHP şimdi barutunu epey tüketti. İronik bir biçimde, hem AKP’nin en büyük destekçisi hem de varlığının tek sebebi AKP’nin Kürt hareketiyle yürüttüğü müzakere sürecinin milliyetçi kesimlerde ürettiği tepki. Pratikte hiçbir engel çıkarmadığı halde “çözüm süreci”ne karşıymış gibi görünerek toplumun belli yerlerine tutunmuş gidiyor. Oylarının hepsi değil ama önemli bir kısmı “kemik” nitelikte ve şimdiki durumu olası bir AKP ağırlıklı koalisyonun en olası ortağı olmasına yetiyor. Türk milliyetçi yönleri daha ağır basan Türk-İslamcılarla Kürt düşmanlığından başka ideali olmayan ve AKP’nin dindarlık dayatmalarından rahatsız olan kesimler MHP’ye oy verecek.

Kör milliyetçiliğe de çıkarcı dinciliğe de prim vermek istemeyen, ülkenin gidişatından rahatsız kesimlerin karşısında iki oy alternatifi var gibi duruyor. Bunlardan varsayılan oy oranı yüksek olan ama geçmişin kirini çamurunu üzerinde çok taşıyanı CHP.

CHP’nin 90 yılı aşkın bir süredir kırdığı ceviz kırkı aştı. İktidardayken ve koalisyondayken her türlü katliamı, baskıyı, zulmü gerçekleştiren bir parti. Dersimler, Sivaslar, hapishane katliamları hep CHP ve türevi “sosyal” “demokrat” partiler döneminde oldu. Buna rağmen hâlâ bir grup samimi muhalif, CHP’den çok çekmiş olanlar da dahil, bu partiyi bir çözüm olarak görüyor.

Yanılgıyı görmek kolay ama nedenine de bakmak gerek. Belli ki önemli bir grup insan (soldan AKP’ye muhalefet etmesi, Alevileri temsil iddiasında olması, son dönemde bazı sol-liberal açılımlar getirmesi bakımından) en yakın alternatifi HDP ile arasında niteliksel bir fark görmüyor. Bir de nostaljik Kemalist kimliğini koruyanlar, MHP’nin milliyetçiliğini fazla kaba bulan milliyetçiler, Sünni bağnazlığına karşı tek gerçekçi alternatif olarak onu gören Aleviler gibi her daim CHP’ye oy verenler ve bu seçimde de verecek olanlar var elbette.

HDP: Ana akım siyasete oynayan sosyal demokrasi

HDP gerek liderliğiyle gerek bileşenleriyle seçimlerde solun kısmi bir gönül rahatlığıyla yanaşabileceği tek parti gibi duruyor. Bu yüzden ona hepsinden daha fazla yer ayırmak gerek.

19 Aralık 2000 hapishaneler katliamından bu yana örgütsel tasfiyeye uğrayan Marksist ve/ya Leninist hareketlerin birçoğu HDP’de saf tutuyor. Alevilerin bir kısmının yanı sıra feministler, LGBTTi bireyler, sol liberaller, post-Marksizm esinli akademik ve entelektüel çevreler de kendilerini en iyi orada ifade edebildiklerini düşünüyorlar.

Elbette herkes HDP’nin bir platform falan olmadığının, Kürt Yurtsever Hareketi’nin bir organı olduğunun farkında, ama bu yapının son dönemde kafa sayısı olarak son derece önemsiz bazı siyasi kesimlere göreli bir söz hakkı vermesini değerli görenler var. AKP kuruculuğu yapacak denli faşizmle suç ortağı yapmış gericilerin HDP’deki varlığı sır değil. Bu sosyalistler tarafından “zorunlu kötülük”, Kürt Yurtseverler tarafından parlak bir “taktik” olarak görülüyor.

Elbette bu ne bir taktik ne de bir zorunluluk. Ana akım olmaya oynayan her parti bünyesine siyasi yelpazenin her kesiminden az ya da çok temsilci almaya çalışır. “Her kesime hitap”  etmek için söylemini eğer, büker, genişletir. Faşistler, şeriatçılar bile bunun haricinde değildir. Özal’ın “dört eğilimi birleştirmek” dediği şey aslında bağlamsal bir slogan değil burjuva politika oyununun ta kendisidir. HDP de sosyalistlerin birlikte parlamento koltuklarında oturmayı geçelim selam vermeye utanacağı bazı kişileri içine alırken bu oyunu oynamakta kararlı olduğu mesajını veriyor.

Zaten HDP projesinin solu asimilasyon projesi olduğu artık içinde yer alanların bile kabul ettiği bir olgu. Türkiye devleti 28 Şubat yarı-darbesi ve onu takip eden 19 Aralık devrimci katliamından sonra ilk kez solu “ehlileştirme”nin umuduna sahip. Bu süreçten örgütsel yapısının yanı sıra siyasi kararlılığını ve en önemlisi ideolojik öncüllerini yitirerek çıkan birçok hareketin kalıntıları HDP’ye birey ya da “örgüt” olarak iltihak etmiş durumda. Hepsi, HDP’nin resmi ideolojisi haline gelmiş “radikal demokrasi”yi biraz mırın kırın etseler de kabul ediyorlar; mırın kırın etmelerinin sebebi ise Negri’den Laclau ve Mouffe’a evrimleşen bu post-marksist ideolojinin kapitalizmle barışık, dahası kapitalizmin ömrünü uzatmaya yeminli bir sosyal demokrasi türevi olduğunu bal gibi bilmeleri.

Faşizmle suç ortağı yapmış gericilerin HDP’deki varlığı sır değil. Bu sosyalistler tarafından “zorunlu kötülük”, Kürt Yurtseverler tarafından parlak bir “taktik” olarak görülüyor. İkisi de değil elbette, HDP projesinin solu asimilasyon projesi olduğu artık içinde yer alanların bile kabul ettiği bir olgu. Asimilasyonun içinde eski düşmanlarla barışmak da var.

Velev ki öyle olsun. Sahiden sosyal demokrat bir yapı herkese iyi gelmez mi? Parlamentoda liberal demokratik ilkelerin, sosyal devletçi tutumların savunulması kötü mü olur? Bu sorular da HDP’nin geçmiş pratiklerinin duvarına çarpıyor. Gezi gibi yalnızca ülkenin değil dünyanın tarihinde dönüm noktası olmuş bir olayda, aynı dünyanın olasılıkla en büyük yolsuzluk olaylarının ortaya döküldüğü günlerde ve aynı dünyanın son çeyrek yüzyılında gerçekleşmiş en büyük işçi katliamı olan Soma ve Ermenek’te parlamentodaki HDP vekilleri acınacak bir performans gösterdiler. Çağlayan Adliyesi’nde 31 Mart günü iki devrimci tüm dünyanın gözü önünde dünyanın en adil, en haklı talebini dile getirdikleri için dakika dakika infaza yürürken bile Kırmızı Pazartesi’de cinayeti izleyen köyün sakinleri kadar duyarsızdılar. Çünkü HDP çok uzun süredir “Kürt sorunu bu ülkenin temel sorunudur” gibi kendinden menkul bir ideolojiyle gerçek bir muhalefet yapmaktan imtina ediyor. (Kürt Hareketi’nin yıllara yayılan parlamento sürecinin sorunları hakkında mutlaka okunması gereken bir yazı: Faşizmi darbelemekten, ayakta alkışlamaya.)

Türkiye halklarını bırakalım, bari Kürt halkının sesi olsa, ama onu da yapmıyor. Paris’te vurulan üç kadın devrimcinin lafını ağızlardan düşmüyor ama onları vurduğu bugün artık açık açık söylenen istihbarat teşkilatıyla aralarından su sızmıyor. Çünkü müzakere her şeyden önemli. İçinde “Rojava Devrimi” geçmeyen cümle kurmuyorlar, kurmayana selam vermiyorlar neredeyse, ama Rojava’yı boğmak için TIR TIR silah Kürdistan topraklarından tıpış tıpış geçip cihatçılara ulaştırılırken, Ezidi kadınları cariye yapan çeteler sınırın bu tarafını lojistik üs edinmişken hiçbir ciddi muhalefet göremedik.

Halk kendi muhalefetini yapıp 6-7 Ekim’de sokakları doldurduğunda ve onar onar öldürüldüğünde de sağduyu çağrısından öte bir şey yapmadılar. Cizre’de çok değil birkaç ay önce aralarında birçok çocuğun da olduğu 50’den fazla insan kelimenin gerçek anlamıyla kurşuna dizildi. Ama “akan kanın durdurulması” için yapılan müzakereler o kadar önemli ki oluk oluk akan sessiz kalmak gerekiyor.

Bu sessizliğe bir ilkesizlik ekleniyor. Şu sözlere bir bakalım:

  • Öcalan’a daha iyi hayat şartları mı sağlarsınız, hücresini mi genişletirsiniz… Bunun Kürt sorunuyla bir ilgisi yok.
  • PKK’yla masada konuşulup Kürt meselesinin çözüleceği kanısı var ki… Bunun olması çok zor. Devlet bir an önce Kürt sorunuyla PKK sorununu birbirinden ayırmalı.
  • BDP veya PKK kanadını, ne yaparsanız yapın tatmin etmeniz mümkün değil.
  • Karakola saldıracaksın ama uçaklar havalanmayacak, Heronlar uçmayacak diye bir durum yok artık.
  • Devlet, illegal bir örgüte operasyon düzenlemekte haklıdır. KCK, illegal bir örgüt.

HDP çok değil dört yıl önce yukarıdaki sözleri söyleyen, PKK’ye karşı yapılan askeri, KCK’ya karşı yapılan yargısal infazları haklı gören Dengir Mir Fırat’ı milletvekili adayı yaparken HDP’liler kafayı Grup Yorum’a takmış, onun Rojava’yı –mesela bazı Rojava yöneticileri gibi– devrim olarak görmemesini ve HDP’yi desteklememesini bir linç girişimine çevirmek istiyor. (Grup Yorum-Rojava Devrimi mevzuunda: Devrim nedir ve onu neden çok severiz?)

Taraftarlarının Türkiye Devrimci Hareketi’nin kendisiyle saf tutmayan her kesimiyle ilişki kurma biçimi olarak nefret söylemi, linç ve tasfiyeyi tercih ettiği; asıl olarak Kürt halkının partisi olduğu halde Kürt halkını bile bu denli sahipsiz bırakmış HDP, Türkiye halklarının bütünü için bir umut olabilir mi? sorusu 7 Haziran’da HDP’ye oy verecek birçok kişinin de aklını kurcalıyor.

Sandık safsatası sanıldığı kadar sağlam mı?

Durum umutsuz görünüyor: Toplumu siyasi, kültürel ve ideolojik bir cenderede boğmak isteyen parti bir kez daha oyların çoğunu alacak. Onun “ana” muhalefeti ise muhalefet falan değil, bir idare-i maslahat bürosu. Elleri ve geçmişi kirli, ikisinden de kurtulmamak için elinden geleni yapıyor. Bir diğer sözde muhalefet partisinin ise Kürt, Ermeni, Rum deyince ağzından kan damlıyor ama AKP’ye her sıkıştığında destek atıyor. Çünkü onlar için her şeyden önemlisi devletin bekası. O bekanın halkların meşakkati olduğunu ise tarihten biliyoruz.

İçinde birçok samimi sol unsuru barındıran bir parti var, fakat onun da barajı aşıp aşmayacağı bile belli değil. Daha kötüsü, barajı aşıp 40-50 sandalyeyle meclise otursa bile yapmadıklarının yapmayacaklarının teminatı olmasından korkuluyor. Zira “kanı durdurmak” için müzakere etmek bu parti için o kadar önemli ki masanın öbür tarafındaki tarafın Gezi’de, Soma’da, Paris’te, Diyarbakır’da, Cizre’de, Kobanê’de günaşırı kan akıtmasına bile hiçbir elle tutulur muhalefet göstermiyorlar. AKP “bizim sorunumuz muhalefet değil muhalefetsizlik” derken çok mu haksız?

secimler-boykot

Seçimler gelir geçer, geriye her iktidarın vurduğu ama her düştüğünde yeniden doğrulan bir grup serüvenci kalır. “Onlar ki bu toprakların son umudu, soyları tükenmeyen şahinlerdir.”

Durum umutsuz değil: Dünyanın en sürekli ve en canlı devrimci sosyalist hareketinin yer aldığı birkaç ülkeden biridir Türkiye. Kutlanabilen 1 Mayıs’larda Havana’dan hemen sonra İstanbul gelir. 50 yıla yakın bir süredir silahlı yeraltı mücadelesinin kesintisiz sürdüğü bir ikinci ülke kolay kolay sayılamaz; faşist darbelere, yıkılan sosyalist bloğa ve kesintisiz bir katliam rejimine rağmen.

Çünkü seçim yanıltmacası sanıldığı kadar güçlü değildir; her seçimde sandığa giden on milyonların birçoğu bu kez de bir şeyin değişmeyeceğinin farkındadır. Yapacak daha iyi bir şey göremedikleri için, hiç olmazsa kendilerini kendi kaderleri hakkında azıcık da olsa söz sahibi hissetmek için, belki bu kez bir şeyleri değiştirmek için giderler.

Seçimler gelir geçer, geriye her iktidarın vurduğu ama her düştüğünde yeniden doğrulan bir grup serüvenci kalır. “Onlar ki bu toprakların son umudu, soyları tükenmeyen şahinlerdir.” Sayıları çok az görünür, seslerini kimse duymaz gibidir, etkisizdirler sanki, ama bir bakarsınız milyonlar –onların belki adını bile duymamış milyonlar– onların sloganları ile meydanları doldurur. “Sizi çok seviyoruz” gibi basit bir cümle kurarlar, milyonlar– kendilerini bu zamana kadar onlarla birlikte hiç görmeyen milyonlar– bu aşk ilanına karşılık verir.

Bu aşk hikâyesi filmlerdekine benzemez, bildik yollardan geçerek bildik mutlu ya da mutsuz sonlara erişmez. O kadar farklı bir aşktır ki bu maşuklar bazen birbirlerini yıllarca unutur, ama öyle bir hatırlayış anı gelir ki, bin ozan, bin dengbêj, bin rapsod avaz avaza verse o bir tek anın görkemini betimleyemez. 

@prometeatro | yazilama.net

Bu yazının yarısı kadarı Die Gäste‘nin 35. sayısında yayımlandı (Mayıs-Temmuz 2015, kısa versiyonu okumak için tıklayın) Almanya’daki okur için hazırlanmış yazıyı güncelleyerek, düzenleyerek ve genişleterek yayımlıyoruz. Ayrıca bu yazıya bir önsöz niteliği taşıyan ‘Seçim Tavrım ya da bir tavır olarak tavırsızlığın değeri‘ yazısı Gezite’den okunabilir.

Notlar

  1. Safsata diye de çevrilen felsefi kavram “mantık hatası”ndan bahsediyoruz. Denkfehler (Alm.), fallacy (Ing.) Aslında “Seçim Safsatası” demek daha doğru olurdu, ama “safsata” sözcüğünün etik yananlamlarından kaçınmak için bu sözcüğü tercih ettim.
  2. Bu çarpıcı araştırmanın bazı verilerine ve diğer eşitsizlik verilerine şuralardan erişilebilir: toomuchonline.org, inequality.org
  3. 2007’ye ait bir çalışmaya göre 150 bin TL ile 500 bin arası. Bkz. “Vekil olmak kaç para ister”, Gazete Vatan.
  4. Ahmet Murt Aytaç, ‘Seçim barajı anlamını yitirirken: Temsil adaleti’, Mesele, sayı 101, Mayıs 2015, s. 19-21.
  5. Hardt ve Negri, Declaration, s. 22.
  6. Kaynak: “Voter Turnout Rates from a Comparative Perspective”, Rafael López Pintor, Maria Gratschew, Kate Sullivan.
  7. Kaynak idea.int. Geçersiz oyların bir kısmı elbette düzenden umut kesildiği için değil yanlışlıkla geçersiz basılıyor. Ama bu ülkede geçersiz ya da boş oy atmanın bir protesto biçimi olarak görüldüğünü unutmayalım.
  8. Hegemony and Radikal Democracy, s. 185.
Etiketler: , , , , , ,

Bir Yorum

  1. kardelen diyor ki:

    31 mart değil 1 nisan tarihleri bir birine karıştırmayın..maşallah sizde kendinize yapılanları dilinizden düşürmüyorsunuz

Cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Yandex.Metrica