Silahlı Mücadele

Savaş neden çıkmıştı?

Kaç müzakere, kaç antlaşma yapmış, kaç taviz almış olursak olalım, sonunda karşı tarafın iradesini kabul edeceksek, bu, savaşı ortaya çıkaran koşulların az çok devam edeceği anlamına gelir. Kürdistan’da savaşın bitmesiyle değil yalnızca daha kanlı bir biçimde yeniden başlamak üzere ertelenmesi ile karşı karşıya olabiliriz.


Silahlara karşı güller, ne kadar etkili?

Silahlara karşı güller, ne kadar etkili? (Bu fotoğraf Mark Ribaud tarafından Washington’da Vietnam Savaşı karşıtı bir gösteride 20 Ekim 1967’de çekildi)

Barış, ütopya, komünizm ve hatta cennet… Bu tasavvurlar birbirleriyle o kadar ilişkilidir ki eşanlamlı oldukları bile söylenebilir. Cennetten dinselliği, ütopyadan düşselliği ve barıştan uluslar arası ve içi ilişkileri çıkarın geriye komünizm kalacaktır.

İnsanlık henüz yeni insanlık olduğu zamanlarda mülkiyetsiz, dolayısıyla savaşsız yaşadığı günleri unutmadı, onların yeniden geleceği zamanı umut etmekten vazgeçmedi. “Ne sınırın çekildiği, ne toprağın bölündüğü; herkesin kendi ürününü ortaya koyduğu”, “kurdun kuzu ile yaşadığı”, “ne varsa herkesin malı” olduğu yerde savaşa da ihtiyaç olmazdı tabii.1

Clausewitz, savaşın politikanın başka araçlarla devamı olduğunu2 söylemeden, Rousseau politikanın suçunu bir toprak parçasının etrafını çitle çevrilip “bu benimdir” diyen ilk insana yüklemeden3 çok önce de insanlık savaşla mülkiyetin, barışla komünalliğin bağlantısını neredeyse içgüdüsel olarak biliyordu.

Fakat komünizm uzak, savaşlar günceldir. İnsanlar yaşamak ister, savaşsa her şeyden önce yaşama karşı bir eylemdir. İnsanlık tarihinde savaşlar yüzünden ölenlerin sayısının bugünkü dünya nüfusuna yakın olduğu bilgisi düşünülünce barış isteğinin ne denli anlamlı olduğu görülür.

“Ebedi barış”ın peşinde

Mevcut sınıflı toplum içinde barış arayışları özellikle dünya tarihinin en kanlı savaşlarının arifesinde hızlandı. Immanuel Kant, devletler arası gizli anlaşmaları, işgalleri, müdahaleleri, bağımlılık yaratan borçlanmaları yasakladığı; anayasal cumhuriyet, ulusal bağımsızlık ve federatif devlet yolunu gösterdiği; bütün orduların kademeli olarak lağvını ve giderek bir dünya yurttaşlığını öngördüğü Ebedi Barış’ını 18. yüzyıl sonunda formüle etti.

2. Dünya Savaşının sonunda el sıkışan Sovyet ve ABD askerleri, Almanya

2. Dünya Savaşının sonunda el sıkışan Sovyet ve ABD askerleri, Almanya

Eli kulağındaki yüzyıl geldiğinde yaklaşık 50 milyon kişiyi savaşlarla helak edecek, takip eden 20. yüzyıl ise insanlık tarihinin gördüğü en kanlı yüzyıl olacaktı. Dünya tarihinin en kanlı savaşı II. Dünya Savaşı sonrası gelecekteki dünya barışının tahkim heyeti olarak düşünülen Birleşmiş Milletler ise 70 yıllık bir başarısızlık öyküsü. Öyle ki Terry Eeagleton, sosyalizmin işlemeyeceğini düşünenlerin Birleşmiş Milletler kararlarının dünyadaki çatışmaları çözebileceğine inanacak kadar naif olabilmelerine şaşıyor.4

Fakat umut, her gün ve her saat savaşlar yüzünden ölenlerin bile ekmeğidir. Kapitalizmin yıkımı ufukta görünmüyor, namlularsa her köşe başını tutmuş ve biz barışı “hemen şimdi” istemeye devam ediyoruz. İsteyenin yüzü apak, ama her ağlayana meme verilmiyor. Barışı bir şekilde almamız gerek. Ama nasıl?

Bir savaş ekonomisi olarak kapitalizm

Kapitalist devletlerin kalıcı ve anlamlı bir barışı yaratma kapasitesine sahip olmadığını görmek için insanın anti-kapitalist önyargılara sahip olması gerekmiyor. Son 100 yıl içinde savaşlarda 100 ila 150 milyon insan öldü ve ölmeye devam ediyor. Bu savaşların hemen hepsi büyük tekellerin ve tekelci kapitalist ülkelerin denetimi altında çıkartıldı ve yürütüldü.

Kapitalist üretimin vahşi iş koşulları, tedaviye değil kâra odaklanmış sağlık sistemi, herkese ferah ferah yetecek bir dünyada açlıktan ve yoksulluktan ölüme terk edilen insanların hiçbir zaman tam olarak tutulamayacak istatistikleri de buna eklenecek olursa diyebiliriz ki, yeryüzünün insanları ilan edilmiş ve edilmemiş kapitalist savaşlarda kurban olmuş ya da olabilecek istatistik girdilerinden başka bir şey değil. Yeryüzüyse bu savaşların muharebe alanı…

Fakat bazı muharebe alanları diğerlerine göre daha yakın. Savaşı yüreklerine ve evlerine düşen ateşlerle hissedenler, üretim araçları kime ait olursa olsun barışı istiyorlar. Hayatımızın açmazı da burada.

Barış mı yenilgi mi?

Kürdistan’daki savaş evlerimizi, köylerimizi ve yüreğimizi yakıyor. On binlerce insanımız cephenin farklı taraflarında düştüler. Metropol sokakları ve hapishane avluları savaşın daha az göz önünde, daha küçük ölçekte ama bir o kadar vahşi yaşandığı cephelerdi.

Bize şu anda bu ülkede bu savaşı bitirmekten daha önemli bir gündem olmadığı söyleniyor. Çünkü 1984-2008 arasındaki 24 yılda resmi rakamlara göre 45 bine yakın insan öldü.

Son 10 yıl içinde aynı sayıda insan trafik kazalarından öldü. Yine bu dönem içinde, yine resmi rakamlara göre ve yalnızca sigortalı işçiler sayılmak üzere 15 bine yakın insan iş cinayetlerinde öldü… diyecek olsak yüzümüze şu gerçek çarpıyor: Savaş olsa da olmasa da onlar ölüyor, hiç olmazsa savaş yüzünden ölümlere bir son verebilsek…

İç savaşı, iş cinayetlerini ve trafik katliamını birbirine bağlayan tek bir hat var. Yoksulluk, açlık, tedavisizlik, doğanın ve doğada yaşayanların katli de aynı hatta ekleniyor ve bu hat tek bir yere çıkıyor: Kapitalizm ve onun devletine.

Kürdistan'da savaş her yaştan her cinsiyetten insanın can bedeli mücadelesiyle büyütüldü.

Kürdistan’da savaş her yaştan her cinsiyetten insanın can bedeli mücadelesiyle büyütüldü. Karayılan açıklıyor: “AKP’ye inanacak kadar safmışız!”

Dilemma bu noktada beliriyor: Doğal olmayan ölüm nedenlerimiz arasında en yakıcısı olan savaş, aslında ölümlerimizin çoğunun nedeni olan bu asıl özneye karşı başlamıştı. PKK’nin de içinde yer aldığı Türkiye Devrimci Hareketi, 1970’lerden bu yana sınıfsal ve/veya ulusal taleplerle bir savaş yürütüyor. Diyebiliriz ki bu hareket kapitalizmin ve onun devlet aygıtının bu topraklarda 1950’lerden beridir benimsediği faşist biçimin restine şöyle karşılık verdi: ‘Demek bizi iş cinayetleriyle, bilinçli olarak ölüm tuzağı haline getirilmiş trafikle, planlanmış açlık ve yoksullukla, kitle katliamlarıyla, uluslar ve dinler üzerindeki baskılarla, işkencelerle bir savaşa davet ediyorsun. Davetini kabul ediyor ve sana karşı bir savaş başlatıyoruz.’

Bugün bu savaşın başlamasına neden olan durum olduğu gibi devam ederken, bu savaşın on binlerce eve birden düşürdüğü ateşin can acısıyla savaşı bitirmek istiyorsak, buna “barış” mı “yenilgi” mi demek gerektiğini yeniden düşünmeliyiz. Bazen haklılar yenilir. Bazen yenilgiyi kabul etmek savaşı sürdürmekten daha az zararlıdır. Bugün durum böyle midir değil midir başka bir tartışma konusu, ancak yenilginin bize “onurlu barış” olarak sunulmasını zekâmızdan önce onurlu savaşta ölenlerimize hakaret olarak görmemiz gerekmez mi?

Çünkü büyük savaş filozofu Clausewitz bize savaşların ancak taraflardan birinin diğerine iradesini kabul ettirdiğinde sona erdiğini söylüyordu. Ondan önce kaç müzakere, kaç antlaşma yapmış, kaç önemsiz taviz almış olursak olalım, sonunda karşı tarafın iradesini kabul edeceksek, bu, savaşı ortaya çıkaran koşulların az çok devam edeceği anlamına gelir.

Belki kelepçelerin ulusal olanları bir parça gevşeyecektir, ama diğerleri daha sıkı ve bu kez çok daha yaygın –daha önce savaş yüzünden kapitalizmin sızma olanağı bulmadığı Kürdistan’ı da kapsayacak şekilde– bağlanacaklar. Böyle olursa yüzümüze çarpan acı gerçek şudur: savaşın bitmesiyle değil yalnızca daha kanlı bir biçimde yeniden başlamak üzere ertelenmesidir söz konusu olan. Bu halk iyice ezildi, sindi, bir daha savaşa girmez mi dersiniz? 1984 Ağustos’unun başında Kürdistan’da, 2013 Mayıs’ının başında Taksim’de de öyle deniyordu.

İnsanlar eldeki bir kuşu daldaki iki kuşa, uzak ama daha yoğun bir acıyı yakın bir acıya tercih etmek gibi kötü bir şöhrete sahiptir, ama geleceği öngörebilmek gibi de bir yetenekle lanetlenmişiz. Şöhretimizi pekiştirmektense lanetimizi basirete dönüştürmek, bizi en çok öldüren ve öldürmeye neden olacak olguya karşı silahlarımızı gömmek yerine yağlamak daha akıllıca olmaz mı? 

@prometeatro | yazilama.net

Mevsimlik Dergisi‘nin Bahar 2015 (no:1) sayısı için hazırlanan yazı Siyasol için web’de okumaya göre düzenlendi ve kısmen genişletildi.

  1. Alıntılar sırasıyla Vergilius, Buccolicalar; İncil, İşaya, 11:6; Thomas More, Ütopya’dan.
  2. Clausewitz, Savaş Üzerine.
  3. J.J.Rouseeau, İnsanlar Arasındaki Eşitsizliğin Kaynağı.
  4. Terry Eagleton, Marx Neden Haklıydı?
Etiketler: , , ,

Bir Yorum

  1. Pingback: Gezite – Barış barış dedikleri…

Cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Yandex.Metrica