AvrupaMarksizm-LeninizmMuharrem DemirdaşSilahlı Mücadele

Kızıl Ordu Fraksiyonu: Özgünlüğü ve öğrettiği

“Silahlı mücadeleyi şimdi örgütlemenin doğru olup olmadığı, bunu yapmanın mümkün olup olmamasına bağlıdır ve mümkün olup olmadığı da ancak pratikte sınanabilir.”


RAF_Bolum_1

 

İki bölüm halinde düşünülen bu yazının ilk bölümü Kızıl Ordu Fraksiyonu’nun (RAF) eylem biçimlerine, amaçlarına ve tarihine bakılacak. Burada örgütün “devrimci politik eylem” biçimleri bağlamında özgünlüğü ve tabii eksiklikleri değerlendirilecek.

İkinci bölümde ise RAF’ın ikinci ve üçüncü kuşak üyelerinin eylemlerine ve onların gerek Alman burjuva basınında gerekse Almanya’daki sol-sosyalist basında/yapılarda nasıl değerlendirildiği ele alınacak.

RAF, 1998’de bir fesih bildirgesi yayımlamasına rağmen, Almanya egemenlerini bugün de ürkütüyor. Dahası RAF’a dair her olgu, dünya basınında anında yer alıyor. Devrimci avangardizm, doğrudan eylem, şehir gerillası gibi kavramlarla birlikte değerlendirilmesi gereken bu fraksiyon/örgüt, kapitalist-emperyalist dünyanın ortasında patlamaya hazır bir bomba olarak bekliyor. Ne zaman patlayacağı belli değil ve patladığında, egemenlerin kurduğu tüm sistem sanki bir anda çökecektir.

Almanya ve dünya burjuvazisinin yaşadığı tedirginlik budur aslında: RAF’ın “tekinsiz”liği. Bu tekinsizlik, tabii ki onların “gerilla” konseptinden kaynaklanıyor. Kapitalist dünyanın bir anda ve farklı alanlardan gerilla saldırısı altında kalacağı kaygısını yaşayan egemenler, RAF’ın fesih bildirgesine rağmen militanlarının 2015 yılında yeni eylemler yapmayı sürdürmesiyle korkmakta haklı olduklarını bir kez daha anladılar.

RAF, bir devrimci “deneyim” olarak var olmuş ve “deneyim”in sürekliliğini içinde taşımıştır. Diyalektik bir “oluş” fikriyle var olan RAF, asıl özgünlüğünü de buna borçludur. Şimdi buradan dönüp tarihe baktığımızda “hiç bitmeyecek” ve “durmayacak” olduklarını görmekte ve bunu da “bitti” denilen her dönemde, yeni kuşak RAF üyelerinin tarihe yeniden “giriş” yapmaları ile tecrübe etmekteyiz.

Bu yazı, biraz da bu sebepleri anlamaya yöneliktir.

Ulrike Meinhof veya Ezberleri Bozuyoruz

Ulrike Meinhof, Konkret’te yayımlanan Protestodan Direnişe adlı yazısıyla aslında çoktan katılmıştır RAF’a. Bu yazısına, Berlin’de yapılan Vietnam Konferansı’nda Kara Panterler Hareketi’nin liderlerinden Fred Hampton’un konuşmasından bir bölümle başlar Meinhof: “Protesto, şu ya da bu bana uymuyor dememdir. Direniş, bana uymayan şeyin artık gerçekleşmemesini sağlamamdır. Protesto, ben buna artık ortak olmuyorum dememdir. Direniş, diğer herkesin de ortak olmasını sağlamamdır.” Protesto ve direniş arasındaki ayrımı “doğrudan eylem” ve “kitle ilişkisi” ile kuran bu yazı, aslında RAF’ın doğrudan eylem açısından güçlü, kitle hareketiyle ilişkisi bakımından zayıf kalan yönlerine işaret eder.

Yaklaşık iki yıl boyunca yazdığı Konkret adlı dergide mülteci sorununa, sendikal harekete ve grevlere, öğrenci hareketlerine, Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin sağ tutumlarına, NATO’ya, üçüncü dünya ülkeleri üzerindeki sömürü politikalarına, kadın sorununa vb. değinen Meinhof, 1970 yılında, derginin bir karşı-devrim aracına dönüştüğünü savunur. Bu dergide çalışmayı sürdürüp onun bu yönünü gizlemek istemediğini belirterek dergiden ayrılacak ve RAF saflarına katılacaktır.

RAF ve Ulrike Meinhof arasındaki ilişki, aslında sanılanın aksine bir kişi kültü yaratma/oluşturma çabası olarak anlaşılmamalı. Meinhof RAF’ın ilk kuşağındandı, ayrıca daha sonra da belirtileceği gibi RAF’ın oluşumundaki belirleyici isimlerden biriydi. RAF’ın teorisyeni olarak da tanımlayabileceğimiz Meinhof, 1976 yılında Stuttgart-Staamheim özel güvenlikli cezaevindeki hücresinde asılarak öldürülecektir ama RAF, ikinci ve üçüncü kuşak eylemcileriyle varlığını sürdürecektir.

Meinhof’un, RAF’ın teorik çerçevesini önemli oranda belirlediği de doğru. Ancak Meinhof’u bu kadar öne çıkartan önemli özelliklerinden biri de aslında bir insanın, tüm zincirlerini kırarak ve sahip olduklarının tamamının burjuva-kapitalist dünyaya ait olduğunu söyleyerek topyekun bir reddiye ile bir eylem-bedene dönüşmesi ve silahlı mücadeleye katılmasıdır. Bu yazıdaki iddialardan biri de bir insanın veya bireyin; bir şeyin, eylemin, partinin, örgütün… temsilcisi olmaktansa o örgütün, eylemin kendisine dönüşmesidir. Bu, “oluş” kavramı ile açıklanabilecek bir tespittir. Metaforlardan ve tüm diğer benzetmelerden azade bir biçimde, tam bir dönüşümün gerçekleşmesidir bu; ve RAF’ı, devrimci mücadele tarihinin orta yerine bırakan da budur aslında. Alışveriş merkezlerinin, tüm kapitalist-emperyalist ilişkilerin orta yerine bırakılmış birer bombadır RAF gerillaları.

Gerilla ifadesi onlar için en uygun sözcüktür, çünkü hepsi artık tüm varoluşlarının geride bırakıp, oradan çıkıp birer “gerilla” olmuşlardır: Şehir gerillası.

Yeni faşizm ya da aşağıdan faşizm ve Bize Gücünüz Yetmeyecek

Yeni faşizm ya da aşağıdan faşizm tartışmaları 68 sürecinde çokça yapıldı ve birçok örgütün odağına aldığı kavramlar oldu. Kendini görünmez kılarak yaşamın tüm alanlarına sızan tüm kapitalist ilişki biçimleri sorgulandı ve her birine karşı toptan mücadele edildi. Bugün salt üstyapısal değişimler yaparak, altyapısal dönüşümleri de zorunlu hale getirmeyi savunan  “sosyal sol”dan farklı olarak, merkezlerine altyapısal kapitalist ilişkileri koyan ve tüm formları altyapı ile beraber düşünen yeni yapılanmalar artık kapitalist-emperyalist dünyaya meydan okuyacaktır.

Japonya’da Birleşik Kızıl Ordu, İtalya’da Partizan Eylem Grupları ve Kızıl Tugaylar, sonrasında Fransa’da Doğrudan Eylem yapılanması bu örgütlerin öne çıkanlarıdır. Bu örgütler işbirliği içinde hareket ediyor, yerel ve uluslararası eylemlere böyle girişiyorlardı. Özellikle finans merkezlerine ve ülkelerindeki silah depolarına, ABD üslerine saldırıyor; işverenleri cezalandırıyor; gençlik örgütlerinde çalışma yürütüyor ve anti-faşist mücadele cephelerini örgütlüyorlardı. Kapitalizme ve onun üstyapı kurumlarına; “adalet” mekanizmalarına, ırkçılığa ve savaşa, akıl hastanelerine, cinsiyetler arası eşitsizliğe, artık sadece ekonomik ve sosyal adalet uğraşı içinde olan sendikalara, sosyal demokrat partilere ve “sosyalist” partilere karşı çıkıyorlar ve hayata karşı savaş açanlara karşılık veriyorlardı.

Yapılan birçok değerlendirmede ve bu yapıların militanlarıyla yapılan mülakatlarda “şiddet” ile ilişkileri sorgulanan ve gündelik dildeki “şiddet” sözcüğü ile toplumsal alanlardan, bellekten tecrit edilmeye çalışılan bu yapılar, “şiddet” sözcüğüne sığmayan bir öz savunma anlayışına sahipti. Kapitalizm her yerde şiddet uygular çünkü; okullarda, hastanelerde, sokaklarda her an şiddetle baş başayızdır. Dahası bize dayatılan hayat, gündelik faşizmdir. Anti-faşist mücadeleyi yaşamın tüm alanlarında örgütlemek için bir cephe oluşturmayı seçen bu hareketler de yalnız kapitalist-emperyalist sınıfa değil, onların tüm araçlarına karşı çıktı.

Eğitim müfredatları, akıl hastanelerinde tutulan hastalara uygulanan sağlık politikaları, kadınların çalışma yaşamında karşılaştıkları sorunlar ve aldıkları düşük ücretler, cinsel yönelimleri/etnik kimlikleri/renkleri nedeniyle ötekileştirilenler, üçüncü dünya ülkeleri üzerindeki sömürü politikaları, mültecilerin yaşadıkları ve daha sayılabilecek onlarca sorun, bu örgütlerin temel gündemleri olmuştur. Ve onlar için tüm bu sorunların kaynağı kapitalizm ve onun uyguladığı “yeni faşizm”dir.

Aslında Althusser’in ideolojik aygıtlar ve baskı aygıtları olarak tanımladığı her aygıt ve de araç, onların düşmanıdır ve düşmanla savaşmak, “meşru”dur. Mart 1982’de Fransa’da Doğrudan Eylem adlı örgüt, Komünist Bir Proje İçin başlıklı bir manifesto yayımlayacak ve şunları yazacaktır: “Şiddete evet ya da hayır demek üzerine uzun uzun düşünmeye gerek yok. Şiddet vardır, kendi kendini meşrulaştırmaktadır, çünkü kapitalist üretim tarzının alçalttığı ve alaya aldıklarının mantıki bir ifade tarzıdır.

Yine aynı şekilde Meinhof, RAF’ın bir alışveriş merkezini kundaklamasından sonra Konkret’te çıkan Alışveriş Merkezi Kundaklaması adlı yazısında Fritz Teufel’in SDS’nin (Sosyalist Öğrenciler Federasyonu) delegeler konferansında söylediklerini onaylayacaktır: “Bir alışveriş merkezini ateşe vermek, yine de alışveriş merkezi işletmekten daha iyidir.

Bu noktada resmi tarihin, bu örgütleri “terör, çete” gibi sözcüklerle değerlendiriş biçiminin ve eylemlerini “şiddet” eylemleri olarak adlandırma çabasının dışına çıkmak zorundayız. Çünkü artık salt bir “şiddet”ten söz edilmez; şiddet artık kavramsal bir dönüşüm yaşayarak politik hedeflerle “devrimci politik eylem”e evrilir. Bu sebeplerle, resmi tarihin ve resmi belleğin dışına çıkan bu yapıları anlamak için, doğaldır ki önce resmi ve gündelik dilden – kavramsallaştırmalardan uzaklaşmak bir zorunluluktur.

68’den RAF’a ya da “Devletin bize attığı taşları gidip ayağına dökmeye karar verdik”

1968, solun tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. Özellikle Batı Avrupa’nın ve ABD’nin tüm bölgelerine yayılan kitlesel eylemlerde kapitalist dünya ve onun kurumları reddedilir. Sadece sokak eylemleri açısından değil sanat pratiği ve sosyal bilimlerde de değişimlerin önü açılır. Yarattığı tüm sonuçlarıyla birlikte kapitalist dünyanın barbarlığına, tüccarlığına karşı çıkanlar, özellikle de ABD’nin Vietnam işgalini ve kendi ülkelerinin de bu işgale ortak olmasını kitleler halinde protesto etmiş ve tarihin akışını etkiledi. Eylemler günlerce sürmüş, üniversitelerde forumlar düzenlenmiş, sendikalar greve çıkmış ve kapitalizme karşı ortak mücadele komiteleri oluşturulmuştur. ABD’nin Vietnam’ı işgalinde onun bir numaralı müttefiki olan Almanya’da da eylemler devam etmektedir ve bu süreç, hızla yasallıktan kopuşu ve RAF’ın oluşumunu besleyecektir.

Almanya’daki öğrenci hareketi, başlangıç itibariyle Sosyal Demokrat Parti (SPD) bünyesinde faaliyet gösteren SDS (Sosyalist Öğrenci Federasyonu) ile örgütlüdür. Parti, sonraki kadrolarını bu öğrenci derneğinden “devşirmekte”dir. Ancak zamanla SPD’nin reformist bir çizgiye çekilmesi SDS’nin partiden kopmasını hızlandırmış ve 1961’de SDS, SPD’den ayrılmıştır.

Bu gençlik örgütü varlığını sürdürmüş ve Federal Almanya’da sosyalist siyasetin imkânı üzerine tartışmalar gerçekleştirdi. Bu yapı, Marksist düşünceden olduğu kadar Frankfurt Okulu’ndan da etkilendi. SDS’de savaş karşıtı politikalar, üçüncü dünya ülkelerinin durumu ve onlar için yapılması gerekenler, polisin baskıcı tutumu, Latin Amerika deneyimleri önemli tartışma konularıdır. SDS, Berlin’de eylemler düzenlemeye başlar ve 1967’de, SDS’nin çağrısıyla binlerce insan Berlin’de buluşur. 2 Haziran 1967’de ise, İran Şahı’nın Batı Berlin’i ziyareti sırasındaki eylemlerde Behno Ohnesorg adlı öğrenci polis tarafından vurularak öldürülür. Polis hakkında takipsizlik kararı verilirken SDS’nin eylemleri yasaklanır ve SDS’li öğrenciler Neo-Nazilerin saldırılarına uğrar.

Eylemler devam eder tabii, bu arada SDS üyelerinin içinde yer aldığı “Sosyalist Çalışma Grubu” da kurulmuş ve dönüşümlere bir an önce başlanmasına karar verilmiştir. Yayıncılar, doktorlar, öğretmenler… bir araya gelir ve ev komünleri kurulur, otorite karşıtı kreşler açılır, kooperatifler oluşturulur. Yasal bağlamda bu dönüşüm çabaları sürerken 2 Nisan 1968’de, Frankfurt’un iki büyük mağazası, Kaulhof ve Schneider’da patlayan iki el yapımı bomba yangına yol açar. Saldırı gece ve kimseye zarar verilmeyecek tarzda gerçekleştirilmiştir. Hasar 280 bin Alman markıdır.

Eylemcilerden Andreas Baader, Gudrun Ensslin, Thoward Proll ve Horst Sohlein tutuklanır. Bu eylem aslında RAF’ın, henüz kendini deklare etmeden önceki ilk eylemidir.

Meinhof, eylemi değerlendirdiği yazısında, bir alışveriş merkezini ateşe vermenin kapitalist dünya açısından giderilmesi zor sonuçlar doğurmayacağını ve yukarıda da belirttiğimiz gibi “bir alışveriş merkezini ateşe vermenin bir alışveriş merkezini işletmekten daha iyi olduğunu” söyleyecektir, ancak Alışveriş Merkezi Kundaklaması adlı bu yazısında Meinhof’un asıl dikkat çektiği nokta, yasal sınırların dışına adım atabilmenin önemidir:

Bir alışveriş merkezini kundaklamanın ilerici momenti, metanın imha edilmesinde değil, bu edimin yasa dışılığında, yasayı çiğnemesinde yatar. Burada çiğnenen yasa bizleri; insanların çalışma sürelerinin ve iş güçlerinin, yarattıkları artı değerin imha edilmesine, çürütülmesine, ziyan edilmesine, reklamların onlara kendi ürettikleri ürünler hakkında yalanlar söylemesine, ürünler hakkındaki tüm bilgilerin gizlenmesine ve işin örgütlenmesi aracılığıyla birbirlerinden koparılmalarına, üretici olarak da, tüketici olarak da karı ele geçirenlere ve arzuları doğrultusunda yatırım yapanlara tabi ve teslim olmalarına karşı korumaz. Yatırım, kendi arzularına göre, karın mantığı uyarınca, yani paraya gerçekten ve herkes tarafından ihtiyaç duyulan yere (örneğin: eğitim ve sağlık sistemlerine, toplu taşıma araçlarına, huzura, temiz havaya ve cinsel eğitime vs.) değil, yeni ve daha çok artı değer elde edilebilecek yere gidecektir. Burada kundakçılık yapılarak çiğnenen yasa, insanları değil, mülkiyeti koruyor.

Bir hafta sonra, 11 Nisan 1968’de, SDS lideri Rudi Dutschke uğradığı bir saldırıda ağır yaralanacaktır. Bunun üzerine Ulrike Meinof, Konkret’te şöyle yazacaktır: “Rudi’ye sıkılan kurşunlar, şiddet karşıtlığı düşünü sona erdirdi. Silahlanmayan ölür, ölmeyenlerse canlı canlı cezaevlerine, ıslahevlerine, toplu konutların kasvetli betonlarına gömülür.

RAF imzalı ilk eylem

Bu, Ulrike’nin çağrısıdır ve o, RAF’ın kurucularından Andreas Baader ve Gudrun Ensslin ile yollarını fikren birleştirmiştir. Somut anlamda bir araya geliş ise tutuklu bulunan Andreas Baader’in, 14 Mayıs 1970’te cezaevinden kaçmasına Meinof’un yardımcı oluşu ve birlikte kaçışları ile olacaktır. Meinof’un, eylemi algılayış biçimi RAF’ın eylem yöntemlerinin de tanımlanışıdır.   O, bu kaçırma eylemini mahkemede yaptığı savunmasında bir “gerilla eylemi” nitelendirecektir:

14 Mayıs 1970 eylemimiz, metropollerdeki gerilla eylemine emsal teşkil etmiştir ve hala öyledir. Bu eylem, emperyalizme karşı silahlı mücadele stratejisinin tüm unsurlarını o zaman da içeriyordu ve şimdi de içermektedir. Hedef, bir mahkumu devlet aygıtının pençesinden kurtarmaktı. Bu bir gerilla eylemiydi.

Bu eylem, silahlı direniş olmaksızın sınıf mücadelesinin ve proletaryanın örgütlenmesinin mümkün olamayacağı yönünde bir bildiri yayımlayan grubun, aynı zamanda RAF imzalı ilk eylemi olarak da tarihe kaydedilir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken nokta, SDS merkezli öğrenci eylemlerinin, yerini artık emperyalizme ve kapitalizme karşı silahlı mücadele yolunu seçen yeni bir eylem anlayışına bırakmasıdır.

RAF’ın sonraki süreci, bir eylem tarihidir. Andreas Baader, Ulrike Meinhof, Gudrun Ensslin ve Horst Mahler önce gerilla eğitimi almak üzere Ürdün’e gider ve Filistin Halk Kurtuluş Cephesi kamplarında kalırlar. Sonrasında yasa dışı yollarla ülkelerine dönerler. 1972’de Frankfurt’taki Amerikan Karargahının bombalanması, Ausburg Emniyeti binasında patlayan bombalar, yine Heidelberg Amerikan Karargahının bombalanması, Hamburg’daki hükümet yanlısı Springer Matbaası’nın bombalanması, büyük patron eski SS’li Hans-Martin Scleyer’in kaçırılması gibi eylemler RAF’ın gerçekleştirdiği önemli eylemlerdir. Tabii bu arada Anderaas Baader, Gudrun Ensslin ve Ulrike Meinhof da dahil birçok RAF üyesi ve sempatizanı tutuklanmış, cezaevlerinde tecride maruz bırakılmış ve öldürülmüşlerdir. Önce Ulrike Meinhof, 9 Mayıs 1976’da hücresinde asılarak öldürülmüş, 17 Ekim 1977’de de Anderas Baader ve Jan-Carl Raspe, hücrelerinde kurşunlanarak öldürülmüş ve yine aynı gece Gudrun Ensslin asılarak öldürülmüştür.

Alman Hükümeti ve oligarşisi, kendilerini birer eylem-bedene/gerillaya dönüştüren RAF üyelerini katletmiştir herkesin gözü önünde. Tam bir dönüşüm yaşayarak sistemin sınırlarının dışında bir varoluşun imkanlarını ve sistemle savaşma yollarını deneyimleyen RAF gerillalarını, ortadan kaldırmaya çalışmışlardır. RAF’ın sonraki süreçlerine, ikinci ve üçüncü kuşak RAF gerillalarının eylemlerine baktığımızda bunu başarabildiklerini söylemek oldukça zor tabii. RAF, bugün de Alman oligarşisinin en derin korkusudur çünkü.

Bu yazının amacı RAF’ın tarihini anlatmak değildir. Bu yazının asıl amacı, RAF’ın özgünlüğünü ortaya koymaktır biraz da. Kendilerini üçüncü dünya ülkelerinin üzerindeki sömürü politikalarının ortadan kaldırılmasına adayan, bunun için silahlı eylemlere girişen bu örgütün diğer bir önemli yanı da dönüştürmeye “hemen şimdi” başlamış olmalarıdır.

Kooperatifler kurmaları, yetimhanelerdeki çocuklarla ilgilenmeleri, mültecilerle dayanışmaları, Vietnam Savaşı’ndaki suç ortaklığı nedeniyle Alman egemenlerini kendi topraklarında cezalandırmaları, Alman Sosyalist Hasta Kolektifini kurmaları, sistemin üstyapı araçlarına ve baskı aygıtlarına saldırmaları… RAF’ın, mücadeleyi her an ve her yerde sürdürme çabalarının da örnekleri olarak tarihe geçmiştir. Yalnız şunu da belirtmeden geçmeyelim, RAF’ın en büyük handikaplarından biri de toplumsal anlamda zamanla tecrit olmalarıdır. İşçi sınıfıyla ve sınıfın organlarıyla organik ilişkilerinin olmayışı, kitle desteklerinin 70’li yıllarda azalması, RAF’ın mücadelesinin tam bir başarıya ulaşamamasındaki belirgin etkenlerdir.

Evet, onların öğrettiği bir şey var bizlere, “silahlı mücadeleyi şimdi örgütlemenin doğru olup olmadığı, bunu yapmanın mümkün olup olmamasına bağlıdır ve mümkün olup olmadığı da ancak pratikte sınanabilir”, ancak unutulmamalıdır ki bu mücadelenin sınıfla/halk hareketleriyle birlikte örülmesi ve bu bağın sonuna kadar sürdürülmesinin gerekliliği de RAF tarihinin bize öğrettiklerinden biridir.

Öyle ya, devrimi asıl sahipleriyle birlikte örgütlemek ve yapmak gerekmez mi?

RAF’ın mirası biraz da budur aslında.


Birinci bölümün sonu. İkinci bölümde, RAF’ın diğer örgütlerle ilişkilerine, ortak eylemlerine, dünya basınında yer alış biçimlerine ve son dönem Alman basınında RAF’ın yer alış biçimlerine bakacağız.

Etiketler: , , , ,

Cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Yandex.Metrica