Antonio GarcíaÇeviriGüney Amerika

Oligarşiler ve can çekişen burjuva demokrasisi

Sosyolojideki anlamıyla oligarşi, bir sınıfın içerisindeki nüfuz edilemez çevre demektir. Bir oligarşi yalnızca ekonomik kontrolü elinde tutmakla kalmaz; siyasal faaliyetin tüm yönlerini kendi çıkarına kullanır.

Çeviri: Eren Buğlalılar


Oligarsi_Turkiye

Burjuva demokrasisinin “can çekiştiğini” söylerken, bu kavramın siyaset biliminde de kullanılabileceğini düşünerek söylüyorum: Kurumların can damarı olan güçler ortadan kayboluyor. Diğer bir deyişle, temsili demokrasi ile bir tutulan yönetim biçimlerinin “sahiciliğinin” kaybolduğunu söylemek istiyorum. Ölü kurumlar illa ki gömülecek diye bir şey yok, boş yapılar olarak oldukları yerde durabilirler.

Burjuva parlamenter yönetim, oy kullanma hakkı ve özgür irade gibi ilkeler, halk egemenliği fikri hala mevcut, ama bunlar kendilerine can veren sahicilikten yoksunlar. Biçimsel olarak varlıklarını sürdürüyorlar ancak içlerinde can yok, işlevsizler; tıpkı çirkin bir binanın cephesine eklenmiş işe yaramaz Yunan sütunları gibiler.

Kapitalist ekonominin ömrünü uzatabilmek için burjuva demokrasisinin yavaş yavaş sönümlenmesi gerekti: Onun özgürlük ilkeleri, tekellere dayalı bir ekonominin ihtiyaçlarına uygun değildi. Onun modası geçmiş hümanist felsefesi, ne nesnelerin insanlar üzerinde kurduğu hakimiyete ne de kültürün piyasalaştırılmasına uyuyordu. Halkın temsil edilme mekanizması hanedanlara benzeyen oligarşilerin kurduğu imparatorlukla bağdaşmıyordu.

Siyasetin, yani devletin, siyasal partilerin ve siyasetçilerin aslında zenginlerin çıkarını savunmak için kullanıldığı artık gizlenmez oldu. Sonuçta ortaya şirketlerin örgütlediği bir kapitalizm çıktı.

Dünya savaşı ve savaş sonrası dönem Latin Amerika’da gelirin giderek daha az elde toplanmasını getirdi. Görünüşte devletin savaş ve savaş sonrası ekonomiye müdahale etmesini sağlayan kontroller ekonomiyi düzenleyemedi, çünkü esasında yozlaşma ve ayrıcalık üzerine kurulmuş bir karaborsayı savunmak için kurulmuşlardı. Devletin kontrolü ayrıcalıklıların zenginleşme kaynaklarına dönüştü.

Pek çok Latin Amerika ülkesinde geleneksel düzen dedikleri şey siyasal ve iktisadi olarak çürümekle kalmadı, bunun yanında kamu ahlakı, yaşam tarzı ve siyasetteki yolsuzlukları saklamaya (ve sınırlamaya) yarayan dürüstlük maskesi de çöktü. Tüm bu harabeler zengin sınıfta oluşmaya başlayacak yeni bir psikolojinin temeli oldu. Enflasyon ekonomisi tüm geleneksel değerleri bir kenara fırlatıp attı. Latin Amerika’nın savaş ve barış için ödediği bedeldi bu.

İşte kibirli bir şekilde zengin sınıfın iktidarını savunan bu psikoloji böyle bir ortamda yayılmaya başladı. Siyasetin, yani devletin, siyasal partilerin ve siyasetçilerin aslında zenginlerin çıkarını savunmak için kullanıldığı artık gizlenmez oldu. Sonuçta ortaya şirketlerin örgütlediği bir kapitalizm çıktı. Halk dağınık ve örgütsüzken, zengin sınıf siyaset mekanizmasının her aşamasına müdahale etmeye hazır, devasa, güçlü şirketler kurdu.

Bu şirketler ve kuruluşlar yığınının siyasal ve toplumsal hedefleri var: Üst sınıfların, acıma duygusu olmayan katı bir blok, bir idari sınıf halinde bir araya getirilmesi; partilere, devlete ve kamuoyuna siyasal baskı yapma gücüne sahip bir örgütlenmenin inşa edilmesi.

Ülkelerimizdeki yeni toplumsal fenomen işte bu: Zenginliğin yeni bir oligarşik düzen kurmak için şirketler temelinde örgütlenişi. Siyasal ve iktisadi kontrol bir sınıftan diğerine geçmedi, daha ziyade bu sınıfın açık bir kesiminden, dışarıya kapalı bir kesiminin eline geçti.

Sosyolojideki anlamıyla oligarşi, bir sınıfın içerisindeki nüfuz edilemez çevre demektir. Bir oligarşi yalnızca ekonomik kontrolü elinde tutmakla kalmaz; siyasal faaliyetin tüm yönlerini kendi çıkarına kullanır. Stratejisinin ve gücünün sırrı ayrıcalıkları dağıtabilme yeteneğindedir. Siyasi amacı budur: Tüm ayrıcalık kaynaklarını ele geçirmek. Bu durum demokratik yönetimin ortadan kaldırılmasını getirir.

Doğal olarak siyasetin üslubu değişti. Hazine Bakanlığı’na varabilmek için sanayi şirketlerinin sırat köprüsünden geçmeniz gerekiyor. Büyük şirketler kendi çalışanlarını sık sık devletin emek, ticaret ya da petrol politikalarını belirleyen memurları arasından seçiyor. Diğer taraftan, büyük hissedarlar hükümete danışmanlık yapıyor: Kabinede, ulusal bankalarda, kalkınma ajanslarında ve ekonomik planlama komisyonlarında.

Devlet organları da bu hanedan ayaklanmasına kapıldı. Ayrıcalıklıların ayaklandığı bir yerde ulusun hangi unsuru ya da grubu dirensin ki? Devlet mazlumların, her sınıftan emekçilerin ayaklanmasına direnmeyi bilir yalnızca: Daha fazla demokrasi, ya da en azından sahici bir demokrasi elde etmek için demokratik mekanizmalara başvuranlara direnmeyi.

Parlamenter sistemin böylesine muazzam bir şekilde çarpıtılmasının kaçınılmaz sonucu, halkın parlamentonun faaliyetlerine ve geliştirilmesine hiçbir ilgi duymamaya başlamasıydı. Eğer emekçi sınıfların çıkarları mecliste ifade edilmiyorsa, bu sınıflar psikolojik olarak parlamenter yaşama katılmazlar, yalnızca izleyici olurlar.

Oligarşi hakkındaki diğer yazılarımız

Bu bakımdan, kamuoyunun şekillendirilmesiyle doğrudan ilişkili faktörleri de işin içine katmak gerekir: Gazeteler, siyasi partiler, sendikalar. Gazeteler üst sınıfların mali gücüne yaslanır ve insanları propagandayla besler. Siyasal partiler halkın siyasi bilincini asla geliştirmeyen bürokrat sürülerine dönüşmüştür, çünkü bunlar halkı bir seçim piyasası olarak görürler. Halkın oyu vardır ama sesi yoktur. Sendikalar partilerin seçim uzantısına dönüşmüş, tarihsel rollerini, yani emekçi sınıflar için bir siyasi okul olma rollerini nasıl oynayacaklarını bilmez bir haldedirler.

Demokrasi siyasal olarak her yerde çökmüştür: Yukarıda devlet içerisindeki parlamento ya da hükümet çevrelerinde; aşağıda sendikalarda ve siyasi partilerde. Sendikalar ve partiler demokratik olsa bile, kötürümleştirilmiş bir ülkenin yönetiminden demokrasi isteyemez ya da demokrat olması için onu zorlayamaz. Kimse kendinde olmayan bir şeyi başkasına veremez. Ne de yıkılmasına ortak olduğu bir şey için savaşabilir.



Antonio García Nossa (1912-1982) Kolombiyalı sosyalist iktisatçı, tarihçi ve siyaset yazarı. Bu yazı García’nın 1957 tarihli Teoride ve Pratikte Demokrasi [La democracia en la teoría y en la práctica] kitabından alınmıştır. Okuduğunuz tercümede Luis E. Aguilar’ın Latin Amerika’da Marksizm [Marxism in Latin America, 1968] kitabındaki İngilizce metin kullanıldı.

Etiketler: , , , , , ,

Cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Yandex.Metrica