FaşizmTürkiye Devrimci Hareketi

Kelimeler

Silahlı propaganda, dibi görmek, geçmişe dönmek, kahraman, iç savaş, dünya savaşı, anti-emperyalizm ve başkanlık
Hayatımıza yön veren kelimeler


Son zamanlarda hayatımıza giderek daha fazla giren kelimelere gelin yakından bakalım.

Silahlı propaganda

Mart 72 Günaydın

Kızıldere operasyonundan sonra Nihat Erim’in açıklaması

ABD‘nin Ankara Büyükelçiliği twitter hesabından Nihat Erim‘i andı. Nihat Erim CHP içinde en gerici kesimin tüm özelliklerini barındıran bir politikacıydı. Sabahattin Ali cinayetinden 12 Mart başbakanlığında devrimci liderlerin ortadan kaldırılmalarına, aydın tasfiyesine kadar düz, kararlı bir anti-komünistti.

Siyasetin her kanadında aşırı duygusallıkla malûl bir ülkeyiz. Sağdan sola her kesimin aklına gelen genellikle Nihat Erim’in öldürülmesi oldu. Türkiye, cihadçılar ve Kürt ulusal kurtuluşçuları eliyle silahlı propagandanın en yoz halini yaşarken Amerikalılar, siyasi silahlı eylem öyle olmaz böyle olur demek istemiyor elbette. Ya da resmi bir polisin silahından çıkarak Rus elçiyi öldüren kurşunların yarın başka birine de yönelebileceği zaten aşikâr değil mi?

AhmetK

Ahmet Karlangaç

Nihat Erim darbeden 8 yıl sonra, emeklilik günlerinin tadını çıkardığı 1980 yazında devrimciler tarafından hiç beklemediği bir yerde ve zamanda yaptıklarının karşılığı olarak öldürülmüştü. Devletin buna cevabıysa Ahmet Karlangaç‘ı işkencede öldürmek olmuştu.

Tweet üzerine tartışmalar büyüyünce elçilik açıklama yapıp Türk-Amerikan dostluğunun tarihini hatırlatmak istediklerini söyledi. Darbeler, komplolar ve provokasyonlarla dolu bir tarih.

Silahlı propaganda çağında taşıyoruz. Savaş politikanın başka araçlarla devamıysa silahlı propaganda ikisinin bir karması. Daha yaygın bir savaşın, hedef kitleyi yanına çekmenin hazırlığı gibi.

Özellikle Tv-gazete gibi klasik medya araçları devreden çıktığında başvurulan bir yöntem. Uzun bir istihbarat ve gizlilikten sonra öyle çok silaha da gerek kalmadan, iyi bir zamanlama ile başarılı bir eylem yapmak ve her türlü mesajı vermek mümkün.

Dibi görmek

Her patlamadan, katliamdan, tasfiye dalgasından sonra ilk şok atlatıldığında bir başa çıkma arayışı olarak dip aranıyor, yoklanıyor. Ne yazık ki siyasi arena bir havuz ya da deniz değil. Her zaman daha kötüsü mümkün.

Geçmişe dönmek

İçinde olduğumuz halden memnun olan neredeyse kimse yok. Hemen herkes geçmişte bir yerlere dönmek istiyor. AKP öncesine, 90’lara, Amasya Tamimi ruhuna, Dört Halife devrine, çözüm sürecine…

Oysa bu da bir tür muhafazakarlık ve sağcılaşma. Geçmişe sadece tartışmak ve sonuç çıkarmak için dönülür.

İşin kötüsü bu topraklarda ileriye atılmış en büyük adımı, Gezi’yi yaratan milyonların da ilerleyememenin etkisiyle buna kapılması.

Kahraman

İzmir’deki trafik polisi Fethi Sekin kahraman mıdır? Toplumun büyük kısmı onu kahraman olarak benimsedi. Uzun süredir hem iktidarın hem muhalefetin üzerinde mutabık kaldığı bir kahraman olmamıştı.

Siyasi iktidar, 15 Temmuz darbe girişimini bir takım pazarlıklar ve iç çatışmalarla atlattıktan sonra tabanını sokağa çağırmış ve ciddi sayıda insan ölmüştü. Ölen o kadar insandan Ömer Halisdemir‘i öne çıkardılar. Ama o isim bile kendi tabanlarının sınırını aşmadı. Fethi Sekin ise toplumun büyük kısmı tarafından bir kahraman olarak görüldü.

Şu son iki-üç yılda çok Kürt öldü, kuşkusuz onların da evlerinde bekleyen çocukları, eşleri vardı ya da sevgilileri vardı. Ama Fethi Sekin öne çıktı.

Bu gelişme insanların yaşama güdüsüyle, güvenlik arayışıyla doğrudan ilgili. Beklenen ama toplumun bir tarafı kabul etse diğer tarafı kabul etmeyeceği için pişirilmeye devam edilen sıkıyönetime hangi koşullarda rıza gösterileceğinin de bir işareti bu gelişme.

İç savaş

Bir iç çatışma bekleniyor, Hemen herkes bekliyor, bileniyor. Bir yandan korkulan, bir yandan istenen, kaçınılmaz görülen bir şey bu.

Ancak tek bir iç savaş değil bu. Türk milliyetçilerinin, Kemalistlerin, cihadçıların, sosyalistlerin beklediği çatışma ile karşısında olduğu çatışma aynı değil.

Zaten tek bir isimlendirme de yok. Türk milliyetçileri soykırım ve sürgünden; Kürt ulusal kurtuluşçuları Kürt-Türk savaşından; her renkten İslamcılar ‘cihad’tan bahsediyor… Hiçbiri de kapitalizmi hedeflemiyor.

Emperyalizm ve işbirlikçi Türkiye burjuvazisi bunları istismar ediyor ve oluşan güvenlik kaygısını yönetiyor. Elçilik uyarılarının hiç olmadığı kadar yayıldığı ve itibar gördüğü dönemdeyiz. Büyükelçiler sosyal medya hesaplarında klasik diplomatik profilin dışına çıkıyor. Bunun da bir sömürge ülke hali olduğunun altını çizelim.

Hedeflediği sonuca yaygın bir çatışma olmaksızın ulaşabilecek tek bir kesim bile yok. Oysa tüm bu çatışma beklentileri gerçekleştiğinde her şey kaçınılmaz olarak iç içe geçecek. Tüm bu çevreler güvenlik, kendini koruma vb. sebeplerle bir yandan içine kapanmaya zorlanıyor, diğer yandan da hedefine ulaşmak için olabildiğine yayılmak zorunda.

Sosyalistler dışında hiç bir siyasi çevre herhangi bir saflaşmada toplumun %99’una ulaşamaz. Etnik ve dini çatışmaların sonucu bölünmüş ama kapitalizmde buluşmuş bir toplum olmaz mı?

Sosyalistler olarak ise kendi yaşam alanlarımızda, mahallelerimizde içe kapanmış, aramızdaki çelişkileri alabildiğine abartmış, teorik olarak gelişmelerin peşinden sürüklenen öngörüden uzak bir halde giriyoruz bu sürece.

Sosyalistler, devrimciler tarihlerinin en içe kapanık döneminde. 200 yıllık devrim teorisi pratikte bir direnme ve eldekini koruma olarak uygulanıyor. Buna alternatif olarak sunulan radikal demokrasi teorisi ise alttan alta liberalizmi çoğaltmaktan ve tabana yaymaktan başka bir şeye yaramadı.

Özellikle cihadçıların siyasi arenaya dahil olmasından sonra “iç savaş” kavramı, toplumsal muhalefeti felç etmek için dönem dönem kullanılan bir şayia olmanın ötesine geçti.

Ülkemiz Afganistan-Pakistan oldu tespiti yapmayanları dövüyorlar artık ama toplumsal muhalefet pratiğimiz hâlâ Norveç gibi.

Dünya savaşı

Rus çarı II. Nikola 100 yıl önce 1917 yılına girerken günlüğüne “1916 talihsiz bir yıl oldu, 1917 eminim ki daha iyi olacak” diye yazmış. Bu satırları yazan Çar Nikola, 1917 yılının Şubat ayını çıkaramadan o tahttan inmişti.

Doğal kaynakların paylaşımı, ABD ve Çin’in finansal sermaye problemleri bu kadar yakıcıyken, Suriye savaşı bitmek bir yana yeni savaşları mayalarken bir dünya savaşı daha mütevazı bir sebeple de başlayabilirdi. Uçaklar düştü, elçiler öldürülüyor, sınır dışı ediliyor daha başlayan bir şey yok. Ya da çoktan başladı.

Aslında bu ağır çekimde devam eden bir dünya savaşı. Biz de tam göbeğindeyiz. Ağırdan almalarının sebebi önceki iki dünya savaşından çıkardıkları acı ders. Onlar paylaşım savaşına girdiğinde arkalarını toplayamıyor, bizimkilerin kazanma şansı artıyor.

İşçi sınıfının Paris Komünü’nden daha uzun yaşayan ilk devriminin yüzyıldönümü iyi güzel ama 1917’nin 100. yılında iktidarı almak için herkesle çalışabilen bir Lenin’imiz yok, askerler haksız bir savaşta yakılırken, boğazı kesilirken ordu içinde bile faaliyet yürütebilen Bolşeviklerimiz yok. Sosyalistlerimiz birbirlerini ve kimseyi beğenmiyor. Dahası beğenmek zorunda olduğunu sanıyor.

Geçen 100 yıl Lenin’in emperyalizm teorisini doğruladı. Marx ve Engels’le başlayıp Lenin’le devam eden, bugüne kadar gelen fikriyata göre emperyalizm ne idüğü belirsiz bir üst akıl ya da işine geldiğinde müttefik sıfatıyla anılabilecek bir güç değil. Salt siyasi bir egemenlik sorunu da değil.

Anti-emperyalizm

IŞİD’in Reina katliamında anti-kapitalizm bulursak, AKP’nin Rusya politikasında da anti-emperyalizm bulabiliriz tabi. Kuşkusuz AKP ile ABD’nin Ortadoğu politikaları arasında kimi zaman açı farkı çıkıyor.

Bu Ortadoğu’da emperyalizme karşı yaygın nefreti siyasi güce devşirip, Washington’da, Brüksel’de, Londra’da, şimdilerde ek olarak Pekin’de, Moskova’da kabul görmek için, pazarlamak için uğraşanların bir açmazı.

Ortadoğu’da İslamcıların hep yaptığı bir şeydi bu ancak sosyalistler ve siyasi bağımsızlığı savunan milliyetçiler bölgede geriletildikçe daha çok kıymete bindiler.

Başkanlık

Nihat Erim’in başbakanlığını yaptığı 12 Mart Darbesi, sadece yükselen halk hareketini ve bu hareketin içinden doğan silahlı devrim cephesini tasfiye etmek için değil aynı zamanda sınıflar arası ilişki ve çelişkilere de bir müdahaleydi.

  • Tepede ülkeyi yöneten egemenler ittifakı içinde tekelci burjuvazi lehine, pre-kapitalist unsurlarla tefeci-tüccarlar aleyhine adımlar atılmış, 1960 anayasası ile kurulan MGK güçlendirilmiş, demokratik haklar tırpanlanmış, sınıf atlamak zorlaştırılmıştı.
  • İşçileşme, yoksullaşma ve şehre göçü artırmıştı. 1950’lerin nispi refahını1 silmiş, faşizmin kitle tabanını oluşturan komünizmle mücadele dernekleri, MTTB ve komando kamplarını geliştirmişti. Kısaca kapitalizmin ihtiyaçları yönünde faşizmi restore etmişti.

Bu önlemler ve Ecevit’in “CHP komünizme açılan bir kapı değil açılabilecek kapıları zora başvurmaksızın örten bir demokratik güç” politikası ancak birkaç yıl kazandırdı egemen bloğa. 1970’lerin ikinci yarısında halk sınıflarına yönelik şiddet ve ayrıştırma arttı.

Zora başvurmadan kapı örtmekten bahseden Ecevit’in iktidarında Maraş katliamı yaşandı. (Buna ilişkin belgeler çok sonra öldüğünde çekmecesinden çıkacaktı)

12 Eylül de aynı yolu takip etti, açık faşizm kurumsallaştırıldı. Bugün yeni ve daha basit kurumlar gerekiyor.

’82 Anayasası toplumda %91 ile kabul edilmişti, bugün ise değişikliğin az bir farkla geçmesi bekleniyor. Bu muhalefetin büyüdüğünü ama karşı tarafın da belli bir tabanı alenen tuttuğunu sadece göstermekle kalmaz aynı zamanda muhalefeti ezmek için mevcut anayasanın yetersiz kaldığını da gösterir.

Artık dünyada çok kutuplu bir emperyalist sistem var. ABD-AB emperyalizminin finans ihracı zorluklar yaşıyor, krizini bizim gibi sömürgelere ihraç ederek kontrol altında tutabiliyorlardı, ancak Rusya ve Çin karşısında daha elverişsiz bir duruma sürüklendiler. Türkiye’den kredi çıkışı artacak.

Bu da mevcut anayasayı yetersiz kılan başka bir sebep. Egemen blok içinde tekelci burjuvazinin gücünü artırma ve müttefiklerini ortadan kaldırma isteği 50 yıldır sürüyor. Her darbe ve anayasada buna biraz daha yaklaştılar.

Kır insansızlaşırken, toprakta istenen mülkiyet merkezileşmesi halen istedikleri düzeyde değil. Şehre son göç dalgası yeni bir işçileşme ve mülksüzleşme dalgasını getirdi.

Bu 12 Mart ve 12 Eylül’de olduğu gibi gericilik ve baskı eşliğinde kontrol altına alınabilir. Cihadçıların kullanımı ülke içinde sürecek.

Kürt halk sınıfları hiç olmadığı düzeyde batı şehirlerine yayılmış, sürülmüş durumda. Kültürel kopuşun aksine sınıfsal olarak hiç olmadığı kadar Türklerle kaynaşmış durumdalar. Ulusal taleplerini savunmada kararlı olanlar ortadan kaldırılır ve kriminalize edilirken, taleplerden vazgeçenler vazgeçtiği oranda destekleniyor.

Şu an ortalama yaşı genç bir ülkeyiz ancak doğurganlık da az. Türkiye en fazla 20-30 yıl daha genç kalabilecek.

Erdoğan’ın da 1993’te söylediği gibi “başkanlık Amerikan emperyalizminin bir isteğidir.” Türkiye’nin sınıfsal ve ulusal yapısı büyük değişiklikleri hep ağır bir baskı ve kriz altında yaşadı. Yeni anayasadan asıl ve kalıcı faydayı görecek olan emperyalizm ve işbirlikçi tekelci burjuvazidir.

Türk-Amerikan dostluğunun darbeler, komplolar ve kışkırtmalarla dolu tarihi bize yakın tarihte olabilecekler hakkında çokça fikir veriyor.

Ülkenin kaderini “Hayır!” diyenler kadar, “Hayır!” dedikten sonraki cümleyi işçi sınıfı ve halktan yana kuranların teorik-pratik üstünlüğü çizecek.

@s_altunoglu

  1. AKP’nin ilk dönemi de bir nisbi refah dönemiydi
Etiketler: , , , , , , ,

Bir Yorum

  1. Pingback: Kelimeler - Gezite

Cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Yandex.Metrica