SiyasolYozlaştırma Politikaları

Kavram istismarları: “Seks İşçiliği” ve Devrimci Ahlak

Yaz aylarında gerçekleşen bir tartışmayı hatırlıyoruz. Burada Barış Yıldırım’ın aynı tema etrafındaki iki yazısını yeniden düzenleyerek birlikte yayımlıyoruz. «“Seks işçileri” kimlerdir ve bazı solcular köleliği neden savunur?» yazısı Sarıgazi’deki olay etrafında koparılan gürültünün kavramsal arka planını tartışırken «Devrimci ahlak, seks işçiliği ve başka kavramsal istismarlar» bu yazıya verilen iki “örtülü” cevabın aynı liberal teoriyi üretişini sorguluyor.


Esir (The Captive), Jan Baptist Huysmans (1826-1906, orijinali için tıklayın)

Esir (The Captive), Jan Baptist Huysmans (1826-1906, orijinali için tıklayın)

“Seks işçileri” kimlerdir ve bazı solcular köleliği neden savunur?

Siyasol için düzenlenmiştir. Yazının orijinali: Yazilama.net, 21 Temmuz 2014

Kendini uygar, okumuş solcu sayan birçok arkadaşımızın o çok tartışmalı seks işçiliği kavramını fuhşun politically correct adı sanması kaç puan?

Önce şu terimin macerasına bir bakalım mı? Bizim arqaaşlar neden günde beş vakit kullandıkları bazı lafların kökenini sorgulamaz, bir düşünelim. Sonra bu tavrın tutarsızlığına göz atalım. “Devrimci ahlak” kavramı nedir hiçbir fikri olmadan devrimci ahlak düşmanlığı yapanların hali pür melaline de baktıktan sonra fuhşu mesleklerden bir meslek görmek insanı solcu olup köleliği desteklemek gibi acınası bir konuma nasıl düşürür görelim.

Liberal terminolojiyle trollenen solculuk

1970 sonlarında bir liberal aktivistçe (Carol Leigh) uydurulan sex worker terimi hem sanılandan çok geniş kapsamlı, hem de aklı başında feministler (örneğin fuhuş karşıtı feministler) dahil pek çok kesimce reddediliyor.1 Ancak terimin Türkçeleştirilmesi ayrı bir fecaat, worker yalnızca “işçi” demek değil, bu bağlamda basitçe (seks endüstrisinde) “çalışan” kimse demek. Porno yıldızı da, erotik dansçı da, fahişe de seks çalışanı.

Seks işçiliği kavramı yanlış çünkü,

  • tecavüze seks diyor,
  • köleliğe işçilik diyor,
  • daraltılmış bir çeviri.

İşçi kavramı bizde daha ziyade “mavi yakalı” çalışanlar (fabrika ve hizmet işçileri) için kullanılıyor. “Beyaz yakalı” çalışanlara da işçi diyenlerimiz olmakla birlikte bu görece yeni bir tartışma. İngilizcede herhangi bir işte çalışana “işçi” denebiliyor ve az çok employee (çalışan) kavramıyla eşanlamlı kullanılabiliyor.

Fuhuş sektöründe çalışanlara işçi demek, bu sektördeki muazzam yaygın kölelik olgusunu gizliyor. Sanki fuhuş, işler arasında bir iş; binlerce kadın,  köle olarak tecavüze zorlanmıyor; yalnızca para için seks yapmak çoğu zaman tecavüze tahammül etmek değilmiş gibi duruyor.

Burada şu soru ortaya çıkabilir: Kapitalizmde hâlâ kölelik var, özellikle göçmen işçiler arasında, peki bunlar işçi değil mi?2 Aslında değiller, bence onlara köle demekte ısrar etmeliyiz ki çalıştırılma koşullarının altını çizelim. Ama işçi kavramının kendisi zaten bir miktar “ideolojik”, sanki kapitalist ile işçi arasında gerçekten özgür bir sözleşme varmış gibi, işçilerin yaşamak için başka bir makul şansı varmış gibi gösteriyor, oysa işçi de özel bir tür (ücretli) köle. Marx’ın ücretli işçiler için Latince -ve zamanında pek bilinmeyen, kullanılmayan- proletarya kavramını tercih etmesi bence böyle bir nedene de atfedilebilir.

Öte yandan, başka hiçbir nedenimiz olmasa bile, seks gibi en derinden insani eylemlerden birinin metalaştırılmasını meşru görmesi itibariyle bile seks işçiliği kavramına karşı çıkılabilir. Fuhuş sektöründe çalışanlar şu sıra liberal ideolojinin hegemonyası nedeniyle kendilerine ağırlıklı olarak “seks işçisi” deseler de (oysa dediğimiz gibi, kavramın bütün öncüllerini kabul etsek bile fazla geniş bir terim bu) kendilerine fahişe, hatta edebi kelama (öfemizm’e) başvurmadan düpedüz orospu diyenler de var.

Zira bir açıdan denebilir ki, orospu sözünün kulağa bu kadar aşağılayıcı gelmesinin kendisi ideolojik bir süreçtir. Bir geçim yöntemi olarak para karşılığı cinsel ilişkiye girmek tarihin bir noktasından beri aşağılanmaya başlandığı için orospu lafı aşağılayıcı geliyor bize. Tam da bu süreci tersine çevirmek için bile bu lafa başvurulabilir. Birinin kendine orospu denmesini aklı almayanlar, sürecin tersine çevrilmesini tahayyül edemeyenler geçen yıl “çapulcu” sözünün başına getirdiklerimizi düşünebilir.

Ben kendi adıma “fahişe” ya da “fuhuş sektöründe çalışan kimse” (belki daha doğrusu “fuhşa zorlanan kimse”) diyorum, ama terimsel tartışmanın çok daha uzun ve ayrıntılı yapılması gerekiyor. Lütfen kimse “onlar kendine ne diyorsa onu diyelim” demesin, zira edebi kelama başvurmadan söyleyeyim, düpedüz ahmaklık bu; hem “onlar”ı homojen bir bütün sanıyor, hem de kavram üretimini bağnazca öznelci bir sürece indirgiyor.

İman beyanım ve tutarlılık çağrımdır

Ne zaman bu konuları konuşsak, hemen bizden bir “iman beyanı” isteniyor: “Önce kadına karşı şiddete karşı durun!”

Bu “kadına karşı şiddet” de başka bir ahmakça terim, bir boş gösteren. O kadar belirlenimsiz ki, bir kadının kocasından gördüğü işkenceyi de, mesela bütün “Filistinlilerin evlerini yıkın, yalnızca çocuklarını değil annelerini de öldürün” diyen İsrail milletvekili Ayalet Şaked’e karşı uygulanmasını çoğumuzun arzu ettiği tepkiyi de aynı kefeye koyabiliyor. Daha çok ev içi şiddet ya da “namus” cinayetlerini belirtmek için kullanılıyor bu aşırı genel laf.

“İman beyanı” talebinin kendisi bana uzaktan devletin itirafçılık politikasını hatırlatıyor da, yine de kendi duruşumu net ve vurgulu bir şekilde söyleyeyim: Bir kadına yalnızca fuhuş yaptığı için şiddet uygulamak doğru değil, zira o kadın bu sistemin mağduru.

İman beyanı: Bir kadına yalnızca fuhuş yaptığı için şiddet uygulamak doğru değil, zira o kadın bu sistemin mağduru.

Yalnız mağdurların bir kısmının sistemli olarak gadre meyletmesinin, mazlumların bazı durumlarda zulmün dolaysız aracı olmasının -mesela Kürdistan’da koruculuk örneğinde- çok aşina olduğumuz bir olgu olduğunu da unutmayalım. Hakeza, yoksul mahallelerde bu “sektör”ün içindeki kişilerin oralardaki işkenceci polis ağıyla çok yakın ilişkiler içinde olduğunu da. Hakeza pezevenklik işinde bir “mesleki kapalılık” olmadığını, yani kadınların da fuhuş aracısı / zorlayıcısı olabileceğini de. [Daha sonra Sarıgazi Halk Cephesi tarafından yapılan açıklamada dövülen iki kadının da daha çocuk yaşta kadınları pazarlayan iki köle tüccarı olduğunu açıklandı.]

Ne yazık ki, yoksul mahallelerde uyuşturucu ve fuhşa karşı verilen mücadele sosyal medya başta muhalif medyada fazla tartışılmıyor. Fahişelerin mutlaka kendi beyanına itibar edilmesi gerektiği konusunda başımızın etini yiyen çakma (ama lafzı itibariyle doğru) duyarlılık, “bir de bu yoksul mahallelerde yaşayanların, ama bizim kadar sosyal medya kullanamayanların beyanlarına bakalım” demiyor. Milyonların şehidi saydığı Hasan Ferit Gedik’in bu çetelerden biri tarafından öldürüldüğü mahallelerde, insanlar neyle karşı karşıya, her gün ne yaşıyor, pek kafasına takmıyor. Orada her gün çocuklar narko-çetelerce zehirlenir, kadınlar fuhşa zorlanırken bırakalım desteğe gitmeyi, 100 karakterlik tweet’i esirgeyenler, ne zaman “Fuhuş yapanları cezalandırdık, torbacıları dövdük” (örneğin şurada) diye bir haber okusalar, bir devrimci hareketin nasıl hiç devrimci olmadığını “kanıtlamak” için makaleler döşeniyor.

Hasan Ferit gibi insanlarımızın kurşuna dizildiği mahallelerde uyuşturucu ve fuhuş çetelerine karşı mücadelenin hiçbir şekilde parçası olmamış insanların, bu türden itirazları

  1. ikiyüzlülüktür,
  2. ciddiye alınmayı hak edecek bir tutarlılığa sahip değillerdir,
  3. devrimciliğe karşı gizil bir düşmanlığın bilinçli ya da bilinçsiz ifadesidir; ve tüm bu nedenlerle
  4. fahişelere gösterdikleri dostluk da göstermeliktir.

Sen sistematik olarak zorla fuhşa sürüklenen kadınlar için hiçbir şey yapma, sonra “Vay onları dövüyorlar” diye ortalığı tweet’e boğ. Kim ciddiye alır seni? Gerçekten o konuda bir şeyler yap, o mahalledeki insanların yaşadığı sorunun sahiciliğini hisset, ondan sonra konuşursan belki bir anlamı olur.

Ama sen Ferit’in kanı akan Gülsuyu’nu 68 Hippilerinin yaşadığı bir komün zannedersen; Sarıgazi’de, Okmeydanı’nda fuhuş yapan kadınları Amsterdam’ın Red Light Caddesi’ndeki sigortalı çalışanlar zannedersen; ilkokul çocuklarını uyuşturucuya alıştırmaya çalışan, adam kaçırıp işkence eden, sokakta adam kurşunlayanları Breaking Bad’deki kimya öğretmeni zannedersen, kim takar seni 129 Twitter takipçinden ve senin gibi devrimcilere laf sokma kaygısı taşıyanlardan başka?

Elbette devrimciler eleştirilebilir, eleştirilmelidir de, daha doğruya ancak eleştiri yoluyla erişilir. Ama Cephe’nin kadın düşmanlığı üzerine tweet’ler döktürenlere sorun: mesela şubat ayında Gülsuyu’nda, daha geçen ay 1 Mayıs’ta,  daha 20 gün önce yine Gülsuyu’nda Ferit’in vurulduğu yerde çeteler saldırdığında ne yaptı, ne dedi, nasıl bir tepki koydu? Bir yanlışı eleştirmek için bir başka yanlış karşısında mutlaka da bir şey söylemiş olmak kategorik bir ön şart olarak sürülemez de, her gün çetelerle kan dökerek savaşan mahallelerin insanlarına ve devrimcilerine saldırı üstüne saldırı yaparken, neden o kişilerin karşısındaki polis destekli faşist çetelere hiç laf edilmez? Hep mi gözden kaçar? İş bir devrimci yapıya saldırmaya gelince neden bu kadar hızlısın arkadaş?

“Devrimci ahlak nedir bilmeden bütün ahlakları fuck you”

Şimdi bir de devrimci ahlak düşmanlığı modası çıktı. Ortalığı -olasılıkla caps’lerden edinilmiş bir Nietzschecilikle- “köle ahlakı”na saldıran kahraman anti-etikçiler sardı. Aslında tam olarak neye kızdıklarını kendileri de bilmiyor. Salağın biri duvara “Bu orgazm devrimci ahlakçılara gelsin” yazıyor mesela, espri duygularını ispatlamak için bunu paylaşıp duranlar da devrimcilerin kadın erkek demeden herkese bekâret kemeri giydireceğini ima ediyor. Zira herkesin bildiği gibi, devrimciler mitoz bölünmeyle çoğalır, seks onlara gelmez.

Bertolt Brecht, kendisinin en çok önemsediği oyunu olan Önlem’de (Die Massnahme), Lenin’in bir devrimci ahlak tarifini temel alır: “Ahlakımızı proleter sınıf mücadelesinin çıkarları doğrultusunda biçimlendiriyoruz.” Lenin’in ‘Genç Yoldaşa Mektup’ adıyla da bilinen ‘Gençlik Birliğinin Görevleri’ metnindeki pasajın bütünü şu:

Diyoruz ki, bizim ahlakımız bütünüyle proletaryanın sınıf mücadelesinin çıkarlarına tabidir. Ahlakımız proletaryanın sınıf mücadelesinin çıkarlarından kaynaklanır. (…) İnsan dışı ve sınıf dışı kavramları temel alan her türlü ahlakı reddediyoruz. Bunun işçilerin ve köylülerin toprak sahipleri ve kapitalistlerin çıkarına olarak aldatılması, dolandırılması ve onlarla alay edilmesi olduğunu söylüyoruz. (…) “…komünistler için ahlak, katı bir disiplin ve kitlelerin sömürücülere karşı yürüttüğü bilinçli kavgadır” (Collected Works, cilt: 31, s.291-294).

Devrimci ahlak diye sevmeyip durduğunuz şey bu arkadaşlar. En genel anlamlarında birbiriyle ilişkilendirilebilecek ahlak ve etik, bu dünyada neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair tutumlarımızla ilgili şeylerdir. Devrimciler, doğruyu ve yanlışı, Lenin’in tarif ettiği gibi, sınıf mücadelesine etki ve katkı durumuna göre saptarlar.

Devrimci ahlak, bacak arasıyla ilgili bir şey değil “proleter sınıf mücadelesinin çıkarları”na göre eylemektir.

Siz devrimci ahlakı bacaklarımızın birleşme noktasıyla ilgili bir şey sanıyorsunuz, zira düzenin namus ve ahlak anlayışı bu kavramları böyle kullanıyor. Bu kavram kirliliği içinde, siz o düzen içi ahlak/namus kavrayışına karşı olduğunuz halde, “Yahu ahlak bu demek değil ki, ben devrimcilere niye kızıyorum?” gibi basit bir soruyu kendinize sormuyorsunuz. Ha evet, fuhşa, uyuşturucuya karşı mücadele devrimci ahlakla ilgili bir şeydir, ama sandığınız yerden değil. Polis, bir mahallede, Dersim gibi bir muhalif kentte, Kürdistan’ın daha az politikleşmiş ama politikleşmeye doğru giden kasabalarında vb. uyuşturucuyu ve fuhşu, insanlar ne halt ederlerse etsinler de devrimcilerden uzak dursunlar diye destekler. Gençlerin bir kısmının narkotik madde bağımlısı olması, bir kısmının bedenini haz nesnesi kılması, bir kısmının da onlara müşteri olması, sınıf mücadelesinde halkın aleyhine bir haldir. Devrimciler de o yüzden bunlara karşı çıkıyor.

“Solcuyum ve kadın bedeninin metalaştırılmasını savunuyorum”

Şimdi başlıktaki soruya geri dönebiliriz: Neden bazı solcular kadınların kendi bedenlerini metalaştırmasını onurlu, anlamlı ve/veya gerekli bir iş olarak görür?

ABD verilerine göre (bizde daha kötü olmalı) fuhuş sektörüne giriş yaş ortalaması 12-14, fahişelerin çoğu bu işi ağır mecburiyet koşullarında yapıyor ve kurtulmak istiyor. Gönüllü yapanlar yalnızca azınlık.

Burada fuhşun devlet tarafından düzenlenen ve izin verilen bir meslek olması, pezevenklerden arındırılarak sürdürülmesi gerektiği yönündeki liberal argümanların bütününü ele almayacağım. Sadece şunu bilelim: Fuhuş sektöründekilerin %90’ından fazlası bu işi mecburiyetten yaptıklarını, temel kaynakları olmadığı için sektörde kaldıklarını söylüyorlar. ABD’de fuhuş [sektörüne] giriş yaş ortalaması 12-14 (ben burada şu kaynağı kullandım ama başka araştırmalar da benzer sonuçlar üretiyor. Bu konuda İsveç’ten bir otonomcu kadın yazarla yapılan Fuhuş Normal Bir Meslek Değil başlıklı röportaj, Türkçedeki paralel bir kaynak.3) Yani fahişeliği bir iş olarak görenler, bilmeden, çocuklar dahil birçok kadının fuhşa zorlanması gibi aşağılık bir kölelik halini onaylıyorlar. Elbette pedofiliyi ya da köleliği desteklemek için değil; dünyayı savaşa, açlığa, orospuluğa boğan kapitalizmin ideolojisi liberalizme karşı saksıyı çalıştırmadıkları için. Ama sonuç değişiyor mu, değişmiyor.4

Bu, “Fahişelik de bir iş, bir meslektir, yapılmasında mahzur yoktur” diyenlerimiz içindi. Bir de “Tamam, fuhşa karşı mücadele edilmeli ama fahişeleri döverek değil,” diyenler var. Bunlar özellikle YDG-H fuhuş evlerini basınca, torbacıları ya da hırsızları dövünce (şu hesapta birçok örneği var, örneğin şurada, ellerine sağlık) pek laf etmek istemeyen, ama söz konusu olan sevmedikleri bir hareket olunca hassas vatandaş kesilenlerimiz arasından çıkıyor.

İman beyanımı yukarıda yapmıştım. Ama şunu da söylemiştim: Gördüğüne inanma.

Git o mahallede insanlar neler yaşıyor, nelerle karşı karşıya anla. Silahı al çetelerle savaş, diyen yok, ama savaşanlarla bir konuş;  twitter hesapları yok, kendilerini sana yeterince anlatmadılar diye hemen küfre sarılma. O fahişelerle de konuş. Yalnızca dayak yediklerinde uzaktan destek olma, kim onları zorluyor, nasıl bu duruma düşmüşler, öğren. Bak devrimciler diyor ki, “Onlara iş bulduk, defalarca uyardık, ama hem bu işi hem de polisle işbirliği yaparak sürdürüyorlar”, bak bakayım doğru mu? Biraz İngilizcen vardır, EZLN’ye de bayılırsın, [Sarıgazi] biraz varoş kalabilir çünküm, Chiapas’ta Meksika polisi fuhşu nasıl destekliyor bir oku mesela. Filistin halkı kan içinde yüzerken bunları yazmak zül geliyor, yazdırma.

Anlamaya çalış dostum anlamaya çalış. Sen devrimcilere küfredersin, ama başın gerçekten sıkıştığında yanında yine onları bulacaksın, aradan geçen 44 yılda ayaklarına konvers çekip liberal olmuş çiçek çocukları değil. 


 Devrimci ahlak, seks işçiliği ve başka kavramsal istismarlar

Siyasol için düzenlenmiştir. Yazının orjinali: Yazilama.net, 5 Ağustos 2014

Burada konu alınan yazılar

Liberal ‘seks işçiliği’ kavramının sorgulanmadan benimsenmesine; ‘devrimci ahlak’ kavramının bilip bilmeden aşağılanmasına; büyük ölçüde çocuk ve kadın köleliğine dayanan bir sektörün sol söylemle meşrulaştırılmasına karşı yaptığımız itirazlar daha çok sosyal ağlarda, kısmen de yazı mecralarında yankısını buldu. Kavramsal cephaneliklerinin çatapat çıktığını görenler bazen kolay öfkelere sarıldılar.

Kavramsal atalete veya istismara dayanan –yani kavramların ve terimlerin sorgulanmadan, belki farkına bile varmadan benimsenmesini veya bu durumun kötüye kullanılmasını içeren– sorun alanları, bir akarsuyun hemen kıyısındaki çamurlu birikintilere benzer. O su oraya bir şekilde birikmiştir, cılız damarlarla beslenerek varlığını sürdürür. Ama çevresindeki kalıplaşmış engeller yüzünden bir türlü ana akıntıyla birleşemez. Kokar, çevresini kokutur, boyundan beklenmedik pislikler yayar. Doğanın bu kirli şakasını bozmak için ya suların çağıldayacağı bahar günlerinin gelmesi ya da birilerinin gelip o seti tekmeleriyle yıkması gerekir.

İlk bakışta yersiz yere saldırgan görünen, “provokatif” girişimler, kirli birikintilerin çevresindeki setleri yıkmaya çalışan darbelere benzer. Newton’un üçüncü hareket yasası gereği kendi sertliklerine denk tepkiler doğururlar.

Keşke başka bakımlardan da denklik olsa da konuyu layıkıyla tartışabilsek diye yerinmektense elimizde ne varsa onunla yetinelim ve biri Kaos GL’den biri Evrensel’den gelen iki itirazın argümanlarına, ama daha da önemlisi, yazıların “kuruluş etiği”ne bir bakalım.

Bunu saymıyorum Kaos GL, tartışalım mı?

KaosGL.com’da yayımlanan Seks işçilerini döverek gelen “devrim” yazısı (eylemin resmi olmayan bir hesaptan kısaca duyurulmasından birkaç, Halkın Sesi’nde duyurulmasından bir gün sonra çıktı) beni “gericiliği yeniden üreten sözüm ona entelektüel tip” olarak tarif ederek öne sürdüğüm argümanlara karşı bir şeyler söylemeye çalışıyorsa da cevap verdiği yazıyı anma zahmetine girmiyor (yalnızca bilgi saklama değil bilgisizlik, bilgi saptırma, kasıtlı veya kasıtsız anlayışsızlık gibi unsurların iki yazının kuruluşuna da içkin olduğunu göreceğiz).

Seda Aktepe belli ki itiraz getirdiği yazıyı ne dediğimi anlamak isteyecek kadar bile okumaya tahammül edememiş. Cephe’nin eylemine yanlış dediğimi sanıyor (durumu sadece bilmediğimizi söylemiştim, ek bilgilerle birlikte eylemin gayet doğru olduğu ortaya çıktı). “Seks işçisi”ni “fahişe” yerine kullanan daraltıcı yaklaşımın yanlışlığına işaret etmiş ve “porno yıldızı da, erotik dansçı da, fahişe de seks çalışanı”dır demiş bir yazıya “seks işçisi kavramından sadece fahişeliği anlıyorsan o senin ‘entelektüelliğin’” diye ayar vermeye çalışıyor. Bizatihi ‘işçi’ kavramının ücretli kölelik olgusunu gizleyebilecek bir ideolojik yana sahip olduğunu söyleyen beni “‘kutsal’ işçi kelimesini kirletmemeye çalışmak”la itham ediyor. Keşke Kaos GL’nin özenli bir editörü olsaydı da arkadaşı yakasından tutup “Kendine gel Seda, bu konularda Barış’la aynı şeyi söylüyorsun kız kardeşim, bir daha oku şu iki satırı!” diye bir sarssaydı.

Madem polemik yapıyoruz, keşke biraz okusak. Ben kendi adıma öğrendiklerimin yarısını nefret ettiğim fikirlerin sahiplerinden öğrenmişimdir; herkese bu tahammülü tavsiye ederim.

Akıl yürütmenin eksenini oluşturan bu “anlayışsızlık” bana kalırsa kasıtlı değil; kimbilir, belki ilk yazı arkadaşın değer yargılarına öyle ters geldi ki, okumaya tahammül edemedi. Ben kendi adıma öğrendiklerimin yarısını nefret ettiğim fikirlerin sahiplerinden öğrenmişimdir; herkese bu tahammülü tavsiye ederim.

Yazarın doğru olmasa bile tutarlı bir itirazı da var. Bu “Evet, seks köleliği var, ama bu işi gönüllü yapanlar da var, onların seçme özgürlüğüne ne olacak?” diye özetlenebilir. Oysa ilk yazıda, “gönüllü”lerin fuhuş endüstrisinin neredeyse eser miktarını oluşturduğu kaynaklarıyla birlikte tanıtlanıyordu (ayr. bkz. Eren’in yazısı ve Güneşli Pazartesiler’in ‘Fuhuş normal bir meslek değil’ başlıklı çevirisi). “Sayıları sanılandan çok daha fazla” gibi yuvarlak ve herhangi bir ampirik veriye dayanmayan bu itiraz, bu şekliyle “kırbaçlanmaktan hoşlanan birkaç insan da var” diyerek kırbaçlanmayı bir meslek olarak kabul etmek kadar anlamsız.

Kürt siyasi hareketince yapılan benzer fuhuş karşıtı eylemlere pek ses çıkarmama ikiyüzlülüğüne; sol siyasi hareketlerin fuhuş sektöründe çalışan kadınlara yönelik bu vakte dek yeterince etkili politikalar üretmemiş olduklarına 5 haklı eleştiriler de getiren yazı, karşı çıktığı metnin asıl kavramsal itirazına (o “analiz kusmak” diyor) dair pek net bir şey söylemiyor. “Seks işçisi” kavramının feminist çevrelerde de tartışmalı olduğunu kabul ediyor; terimin çevirisinde işaret ettiğim soruna biraz fazla önem veriyor; ama kavramın asıl sorunlu yanlarına ilişkin olarak, üstünkörü itirazlar savurmanın ötesine geçemiyor, geçmiyor. Aslında metin hep böyle yapıyor; keşke Seda da tepki yerine biraz analiz “kussa” idi diyor insan.

Halkın bir adaleti olmasın mı?

Evrensel’de Sarıgazi olayından haftalar sonra yayımlanan Bilgin olsun sevgili halk, adaletin tecelli etti!’nin yazarı Fulya Alikoç’un tutumları etik açıdan Kaos GL yazarından çok daha tuhaf bir yerde. Fulya patetik bir dille tasvir ederek acındırmaya çalıştığı “diz çöktürülen zavallı kadın”ın çocuk yaşta kızları pazarlayan bir fuhuş ve köle tüccarı olduğu bilgisini okurunun gözlerinden –el çabukluğu garabet– kaçırıveriyor.

Aslında tavrı anlaşılır; çünkü devrimcilerin günlerdir açıklamış olduğu (ciddiyetsiz ve ilkesiz bir takım “ya öyle değildir o”lar dışında aksi yönde iddia bile dile getirilmemiş olan) açıklamadan bahsetse pseudo-teorilerle dolu yazısının bütün temeli yerle yeksan olacak. Tavrın anlaşılır olması ahlaklı olduğu anlamına gelmez. Yazarının hakkında hiçbir şey bilmediği belli olan devrimci ahlaktan falan değil, gündelik ahlaktan bahsediyorum; gerçeği gizlemek ile yalan arasındaki çizgi sanıldığından daha sanaldır… Fulya Alikoç’un okurlarından gizlediğini biz hatırlatalım:

O masumlaştırılan kadın ne çocuklarını doyurmak için çalışan biri, nede sadece bedenini satarak para kazanmaya çalışan birisidir. Kadın bundan 3 yıl önce yine Halk Cepheli’ler tarafından kadın pazarladığı için(hemde kendi öz yeğenini) Sarıgazi Taksim Cafe’de cezalandırılan biridir. O kadın küçük kızları babaları yaştaki pisliklere pazarlayan biridir. Yanındaki kişi ise yine bundan 3 yıl önce Sarıgazi Nazım Hikmet Parkında kadın pazarlarken Halk Cepheli’ler tarafından yakalanıp cezalandırılan birisidir. Yani her ikisi de daha önce uyarılmış ve cezalandırılmış kişilerdir. Bu işi bilerek ve isteyerek yaptıkları aşikardır (Son Zamanlarda Sosyal Medyada Çıkan Haberlere İlişkin Zorunlu Bir AçıklamaSarıgazi Halk Cephesi) [vurgular benim, imlaya dokunmadım – BY].

Yazarın bu bilgiyi bilmemesi mümkün müdür? Eh, imkânsız değil. Olayın direkt muhatabının bu açıklamasını bilmeden konuyu analiz etmeye kalkması ciddiye alınır mı? Elbette hayır. Ben çok zayıf bir ihtimal yerine yazıyı ciddiye almayı seçiyor ve yazarın konuyla ilgili en önemli bilgiyi örtbas ederek hem –zaman zaman yazmaktan onur duyduğum– sol mecraya  hem de onun okurlarına çok ama pek çok ayıp ettiğini düşünüyorum.

Böyle bir ayıpla başlayan yazının teorimsi pasajlarına ne denli önem vermek gerekir, emin değilim. Ama yine de bir başka kavramsal çamur birikintisinden çıkan kokularla rayihalanmış “halk” ve “adalet” tartışmasına kısaca değinelim.

Bu tartışmaya Fulya çok doğru bir şey söyleyerek başlıyor: “belirli bir ideolojik çerçeveden yoksun ele alınıyorsa ‘halk’ da ‘adalet’ de suya yazılmış iki kavram.” Sahiden, böyle olmaması için lazım olan ideolojik çerçeve “belirli”dir. Yazar buna sahip olmadığı için (ve onun yerine başka bir çerçeveden baktığı için) Marksist-Leninist geleneğin teorik mirasının çok önemli bir kavramını sorumsuzca zan altında bırakıyor.

“Halk”ın –Fulya arkadaş dahil– bazılarının sandığı ve kullandığı gibi belirsiz, keyfekeder bir terim olmadığı, tam tersine bugünün dünyasındaki bir Marksist devrimci için en vazgeçilmez kavramlardan biri olduğu meselesine; hem “halk” kavramını Sanki Devrim’de (s. 108-9) Marx’tan Lenin’e, Mao’dan Mahir Çayan’a giden bir hat üzerinde kısaca tartıştığım için, hem de arkadaşın itirazları son derece basmakalıp ve belirlenimsiz olduğu için girmeyeceğim. 6

Okurdan gizlenen bilgiler, sorumsuz ithamlar, akim kalmış kavramsal hokkabazlıklar, içeriği bilinmeyen ve/ya çarpıtılan “devrimci ahlak korkuluğuna karşı başlatılmış komik haçlı seferleri… Tartışmak bu deyil…

Fulya’nın “adalet” kavramına yönelttiği sorular –ne yazık ki yine içeriğiyle değil, konusuyla– elbette anlamlı. Ama aslında bu tartışma yazılı düşünce tarihinin en antik sorusudur. Dediğim o ki, bu soruları sormak marifet değil. Yazarın tek marifeti, halkın ve halk örgütlerinin bazı adalet pratiklerini bir kez daha sorumsuzca zan altında bırakmaktan ibaret. “Biz en iyisi bu konu[ları] konuşmaya devam edelim” diyor ama konuşmayı sonuna soru işareti konduğu için ille de soru olmayan bazı temelsiz yargıları ve batıl inançları gelişigüzel ortalığa savurmak sanıyor.

Yazarın sorumsuzluğunu tutabilene aşkolsun. Cephe’nin “linç kültürüne açma” (ne demekse) yaptığını düşünüyor. Neye dayanarak? Halüsinasyonlarına olmalı. Okurundan gizlediği açıklamada şu da deniyor oysa:

Kadına bir kaç tokat atılmış adama ise gerekli şiddet uygulanmıştır ve şiddet uygulaması da bahsedildiği gibi linç tarzında değildir. İki kişinin dövmesiyle olmuştur. Linç emperyalizmin kültürüdür. Devrimciler kendi kültürlerine yakışır şekilde halkın adaletini uygulamışlardır. Bu kişiler cezalandırıldıktan sonra güvenli bir şekilde kalabalığın arasından çıkarılmıştır bu güvenliği sağlayan da yine Halk Cephesi’dir.

Fulya’nın aksi yönde bir bilgisi mi var? Yoksa neden izansız suçlamalar yerine bildiklerine yaslanmıyor? Yazının başında “Döverek cezalandırmak bir yöntem midir?” diye sözde sorularından birini sormuştu, aslında soru önemlidir ve doğru dürüst tartışılabilir, ama belli ki yazar, inandıklarını temellendirme zahmetine katlanmadığı için bunları soru kılığında dayatmayı sevenlerden.

Yazarın hakkında paragraflar döktürdüğü konularda pek fikri yok, doxa’ları bile yok, bazı hisleri var sadece. Bu hisler çok güçlü; gereğinden çok… Bu yüzden hızla “ortodoksi”lere dönüşüyorlar.

Adaletin böyle olmaması gerektiğini hissediyor, ama nasıl olması gerektiğine dair bir önerisi yok. Mahallelerde yozlaşmaya karşı mücadelenin böyle olmaması gerektiğini hissediyor, ama nasıl olması gerektiğine dair bir önerisi yok. Bunların neden böyle olmamasına dair başı sonu olan bir akıl yürütmesi de yok. Keza, fuhşun suç ilan edilmesinin yanlış olduğunu hissediyor, aklına gelen en iyi fikir ataerkini fuhuşla eşitlemek: “Ataerkil aile ne kadar özgürlük önünde bir engelse, fuhuş da doğası gereği o kadar engeldir.” Ne yapalım yani, bırakalım çocukları pazarlasınlar mı? Sosyalistlerin kadın sorununu devrim sonrasına ertelediğine safça inanan, bu uydurma inancını başkalarına da yutturmaya çalışan libero-feminizm, fuhuş sorununu çözmeyi ataerki sorununun çözümü sonrasına ertelemeyi öneriyor. Polislik yapmama adına haydutluğa cevaz istiyor.

Böylece bu fikrimsi hisler aslında şöyle demiş oluyor:

  • Halkın ve devrimcilerin bir adaleti olmasın.
  • Yoksul mahallelerde devletin mafyalarla el ele veya mafyalar eliyle yürüttüğü yozlaşmaya karşı bir şey yapılmasın.
  • Çünkü fuhuş dediğin ataerki gibi bir şey, onu nasıl bugünden yarına halledemezsek, fuhşu da edemeyiz, boş verilsin gitsin.

Fulya’nın sesini duyar gibiyim: “Ya ben öyle mi dedim?

Ya ne dedin arkadaşım? Sahi, ne dedin?

Bir kez daha “devrimci ahlak” üzerine:
Kurtulun şu obsesyondan…

Wittgenstein “Üzerinde konuşulmayan şey hakkında susmak gerek” demişti. Bilmediğin, ilgilenmediğin, üzerine düşünmediğin konuda gevezelik yapılacağını düşünmediyse demek..

Tartışmaya açılan kavramlardan biri de “devrimci ahlak”tı. Yukarıda konu alınan iki yazı, sanki söylenenler hiç söylenmemiş, “Devrimci ahlak nedir bilmeden bütün ahlakları fuck you” demenin manasızlığı yüze vurulmamış gibi, hakkında hiçbir şey anlamadıkları bu kavram hakkında atıp tutuyor.

Devrimci ahlak adına, yozlaşma karşıtlığı adına [yapılan] aksiyonlar”dan bahsediyor Seda mesela, fuhşa karşı alınan tavrın “devrimci ahlakçı yaklaşımlar”dan olduğunu sanıyor. Fulya ise yine adını ve linkini verme zahmetine girmeden balya balya tartıştığı yazının ana sorunsallarından birinin devrimci ahlak olduğunun farkında, ama devrimci ahlak’ın ne olduğunu anlamaya hiç yanaşmıyor. “Devrimci ahlak adı altında burjuva ahlakının ikiyüzlü kodlarıyla fahişelik ya da fuhuş ticareti yapan bir kadına yine devletin yöntemleriyle diz çöktürme”den falan bahsediyor. Kaos GL’yi bilmiyorum ama Evrensel’de Kalinin’in Devrimci Eğitim, Devrimi Ahlak’ını çok iyi bilen, Lenin’in Genç Yoldaşına Mektup’unu okumuş birçok kişi olduğuna eminim mesela, hiçbiri mi Fulya’ya “Bak arkadaş, bu bahsettiğin şey devrimci ahlak değil, sen feodal ahlaktan bahsediyorsun, onu da birilerinin devrimci ahlak saydığını sanıyorsun, fena halde rüya görüyorsun” demiyor?

Her iki arkadaş da sahiden rüya görüyor. Komünizmi kapıya asılı şapka sanmakla kalmayıp CHP’yi de komünist sanan bir 1950’ler Vatan Cephesi üyesi kadar bilgisiz; teneke çalarak karga kovmanın verimsiz bir yöntem olduğunu görüp bir korkuluk yapan ama sonra kendi yarattığı korkulukla saç saça baş başa kavga etmeye girişen bir çocuk kadar saftirikler.

Rüya görüyorlar, çünkü yoksul mahallelerde yozlaşmaya ve fuhşa karşı mücadele, devrimciler tarafından bir kez bile “devrimci ahlak” terimleriyle açıklanmamıştır. Vurgulayayım: bir kez bile. Peki, eleştirmek için kaleme klavyeye sarıldıkları Halk Cephesi’nin resmi web sitesi http://halkinsesitv.com sayfalarında ve resmi hesabı @HalknSesiTV’de “devrimci ahlak” lafı kaç kez geçiyor biliyor musunuz? 0. Yazıyla sıfır. Twitter’da bu terime yönelik bir arama size kavramı kullananların ezici çoğunluğunun bu yazarlar kadar derin bir bilgisizlikle, onlar gibi pejoratif bir biçimde kullananlardan ibaret olduğunu gösterecektir.

Devrimci ahlakın ne olduğunu teorik olarak zaten özetlemiş, kaynaklarını göstermiştim. Komik olacak raddeye dek anlamamakta diretiyorsunuz. Daha net olmaya çalışayım:

Arkadaşlar, ahlakla kafayı bozanlar sizsiniz. Ahlakı bacak arasıyla ilgili bir şey sanan sizsiniz. Bu konuyu bir AKP bakanı kadar vulgar işleyenler sizsiniz. Marksist-Leninistler için devrimci ahlak, devrimin çıkarlarını gözetmekle ilgili bir şeydir, bütün ölçütü budur. Çıkarın artık kafanızdan bu freudo-feodal obsesyonları.

Ahlak konusuyla ilgilenmeniz gereken başka yerler var. Mesela okurlarınızdan gizlediğiniz bilgiler; mesela kaçak göçek tartışmalarınız; mesela kendi yarattığınız korkuluklarla dövüşmeniz; mesela kendi ilkel kavrayışınızı başkalarına mal etmeniz…

Kavramsal çatapatları çatırdatmaya devam

Keşke her kirli birikinti bu kadar manalı olsa (dikkat, görselde veya imgede hakaret kastı yoktur!)

Keşke her kirli birikinti bu kadar manalı olsa (dikkat: imgede hakaret kastı yoktur!)

Metaforları zorlamak faydasızdır. Bir yerden sonra çatırdayıp dağılırlar, işe yarayacakları varsa da yaramazlar. Yine de baştaki nehir kenarında bir çukura hapsolmuş çamurlu birikinti imgesine dönmek istiyorum.

O birikinti, devrim nehrinin hemen yanı başında birikmiş; o nehrin içinde yer alan çeşitli sınıf kesimlerinin, özellikle küçük burjuvazinin beslediği kimi düşünce kümelerinden oluşur.

Sınıfsal yapısı gereği liberalizm, feminizm, postmodernizm gibi işçi sınıfı dışı ve/ya karşıtı fikirlerin hegemonyasına kolay kapılan küçük burjuvazi, o birikintiye ölmeyecek kadar su taşır. O durgun ve yarı ölü suda, ezen sınıf ideolojileri mayalanır, onu o kadar pis kokulu yapan budur. Birikintinin etrafını saran, ana akıntıyla buluşmasını engelleyen set, devrimci fikirlerimizin içine sızıp kalıplaşmış bazı kavramlar, terimler, kabullerdir.

Sorgulanmayan bir hayat yaşanmaya değmez, ama sorgulanmayan bir devrim zaten yaşayamaz. Bu yüzden sorgulayıcı darbelerimizi devrimci düşünceye sızan bu kabullere, bu kavramlara savurmak zorundayız. Çünkü –metaforu son bir kez daha zorlamak pahasına– o pis kokulu birikinti de biziz, bizim fikirlerimiz. Orada da bizimkiler var. Bir kez kalıplaşmış çamurlar tekme tekme temizlenince, gerisin geri devrim nehrine akacaklar. Hayır, yok olmayacak o fikirler, yalnızca arınacaklar, gelip gücümüze güç katacaklar. Çünkü, aufhebung bunu gerektirir. 

@prometeatro | yazilama.net

Bir_Lincin_sefaleti

Fuhus_Seks_Isciligi-Eren-Paylasim

 

Fahiselik_Uzerine-1-paylasim

Kavram_istismarlari-Paylasim

 

  1. Ne yazık ki bu iki link İngilizce yazılara gönderiyor, Türkçede bir kaynak için bkz. ikinci dipnot.
  2. Örneğin o günlerde yapılan bir dizi tartışma sırasında @ırmakozinanır bu soruyu dile getirdi.
  3. Bu son cümle ve kaynak,  yazının 20 Temmuz’daki yayımlanmasından sonra eklendi. Yazıya dikkatimi çeken Şervan Hameran‘a ve metni yayıma da koymuş olan güneşli pazartesiler‘e teşekkürler. Metindeki köşeli parantez içindeki kısımlar da ilk yayımlanma tarihinden sonra eklendi ya da düzeltildi
  4. Eren Buğlalılar, Fuhuş, Seks İşçiliği: Sözcüklere Vurulmuş Düzen Damgası yazısında bu tartışmayı ilerletiyor ve verilerle destekliyor.
  5. Bu konuda devrimcilerin fuhşa zorlanan kadınlara yönelik “Mecbur değilsiniz, bize gelin, size iş bulalım” yönündeki çağrılarına da bakılmalı.
  6. İlgilisine, hazırladığım tezin ilgili bölümünün ilk taslağını gönderebilirim, @prometeatro’dan yazabilirsiniz.
Etiketler: , ,

Cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Yandex.Metrica