Memleket

IŞİD Ders Notları

Madem ders çıkarmaya bu kadar meraklıyız, bu da IŞİD ders notları. Ortadoğu ve silah, faşizm ve sivil faşizm, Gezi ruhu ve Kobanê, halklar ve devrimciler… Devrimciler: Alişan olup emperyalizmin suratına patlayan da onlar, Arîn olup yoldaş sözcüğünü güzellikten çıldırtan da onlar, Nejat olup Türk bir “Kızılbaş Ermeni” olarak Kürdistan toprağına ağır bir çınar gibi düşen de onlar…


cellad - Orta

“Cellat” (Tarık Tolunay)

Olaylardan ders çıkarmaya bayılıyoruz. Sonra bu dersler gerçek hayatta işimiz yarıyor mu, belli değil. Belki ders almayı değil de ders notu çıkarmayı seviyoruzdur. Fakat düşününce, bu notların tam da “sınav” zamanları, yumurta kapıya dayandığında, hiç de işe yaramadığını söyleyemeyiz. Sınıf mücadelesi belleğinin kuyusundan 30-40 yıl sonra, Gezi günlerinde çıkardığımız “Faşizme karşı omuz omuza”, “Polis simit sat onurlu yaşa” sloganlarının bugün de ilk günkü kadar taze olmasını “haylaz ama zeki” öğrenciler olmamızdan başka neye yorabiliriz?

IŞ/İD’in kendi kavlince yaşamak isteyen bir Suriye/Kürt kentini kuşatması; şehrin katliamın eşiğine gelmesiyle önce Türkiye’nin yoksul mahallelerinde, Kürdistan kentlerinde ve Avrupa metropollerindeki Kürt yurtsever, devrimci, demokrat eğilimli halkın isyan ve serhıldan’ı bir “tam kafiye”yle birbirine ulaması; buna karşı her zaman iktidarda kim varsa onun maşası olmaya meyyal “sivil” faşistlerin (şu günlerde, tüm sıfatları tırnak içinde olmak üzere, “Hizbullahçı”, “Ülkücü” ve –medyada– “Ulusalcı” faşistlerden oluşuyorlar) linç ve katliam “akın”larına çıkması; kısaca son günlerin olayları önümüzde okuyup ders/notu çıkarmamız gereken kalın bir cilt gibi duruyor.

Bütün kitaptan sorumluyuz.

1. Burası Ortadoğu, silahın yoksa sen yoksun

Her işi aptalca yapmak mümkündür. Ama mizah işi aptalca yapıldığında bile ilk hedefini gerçekleştirmesi, yani “güldürmesi” ile diğer birçok işten ayrılır. Gezi’nin sonrasında Kobanê’nin arifesinde yoksul mahallelerin devrimci militanları “Halkımız bize silah getirin” dediğinde bunu sarakaya almaya kalkan oldu. Espri iyiydi, ama içinde akıl yoktu: “Espriniz ahmak ama çalışkan, oturup düşünmesi lazım.” Bu ahmak komikliklere verilen, tanımlanması güç, ama duyar duymaz anlaşılan bir terim var Türkçede: Zevzeklik.

Çünkü biraz düşününce, hele de sınavlar bitti sanıp kenara kaldırdığımız siyasi iktisat kitaplarını karıştırınca, Türkiye’nin bir Ortadoğu ülkesi olduğunu, bu jeolojideki diğer halklarla aynı fay hatları üzerinde olduğumuzu görürüz.

Liberal anti-militarizmin, yani her tür şiddete mutlak olarak karşı olmanın, pratikte, bizzat bu furyaya kapılmış olanlarca boşa çıkarılmasıyla birlikte, bu ders daha net görüldü: Silahsız halk yenilmeye mahkûmdur.

Maraş’ı yaşadıktan sonra Çorum’da linç güruhuna silahlarını doğrultmaktan kaçınmayan devrimciler, ikinci Maraş’ı önlemişti. Sivas olduğunda bu dersi unutacak kadar çok vakit geçmişti aradan. Mahzuni, belindeki “parabellum”u oteli saran güruha doğrultmayana Zevzek! diyecekti. Ama zevzeklik parayla değil ki, önce “provekasyon yapeyollaa” formunda Berkin’in cenazesinin kaldırıldığı günün akşamında Berkin’in evini ve mahallesini basmaya çalışan güruha karşı silahlı önlem alan devrimcilere yöneldi; sonra az önce anlattığım pür zevzeklik formuna ulaştı.

Silah ısrarındaki bilgelik

Devrimcilerin silah ısrarında büyük bir tarihsel bilgelik saklıdır. Sınıf mücadelelerinde bin yıllardır çoğu zaman kaybeden taraf olmanın hırsıyla 6-7 Eylüllerin, 15-16 Haziranların, Maraşların, Sivasların, Gazilerin –ve Gezilerin– hatırasını birleştiren devrimciler, egemenlerin yalnızca resmi militer güçleriyle değil, sıkıştıklarında halk içinde olup da düşkünleştirilip halk düşmanı olmuş bazı uşaklarıyla da halka ölümüne saldıracağını iyi öğrenmiştir. Bu “hırs ve hatıra” bileşimidir ki, bu ikinci durumda, devletin militer güçlerinin nadiren cesaret edebileceği kitle katliamlarının paramiliter güçlerce, devlete sorumluluk, kendilerine kovuşturulma riski almaksızın gerçekleştirilebileceğini bilir.

Aslında bunu görmek için öyle tarih kitaplarına dalmaya da gerek yok, kendimizi dışımızda saymaya alıştırıldığımız Ortadoğu1 bunu en az son 15 yıldır her gün yaşıyor. Dinler, mezhepler ve milletler birbirine karşı kışkırtılıyor.

Bu ilk ders bize diyor ki: Ezilen halkların kendilerini korumadıkça ve en devrimci unsurlarının ardında saf tutmadıkça bir siyasal özne olarak hayatta kalma şansları yok.

2. Sivil faşizm sivil değil

Ya da olsa olsa “sivil polis”ler için kullanılan kısaltmayla “sivil” faşizmin bu türü. Polis, istihbarat, ordu –artık o bağlamda hangi kontrgerilla gücü etkiliyse o– bu tür paramiliter özentisi güçlerin içinde hep yer alır, onların provokasyonlarını dizayn ve icra eder.

MHP / Ülkü Ocağı kitlesi, çocukça bir devlet aşkı ile gayrimeşru, mafyatik işlere olan ergence bir merakı birleştirdiği için devletin pis işlerine biçilmiş kaftan olmaya devam ediyor. Gezi döneminde tuhaf bir ironiyle, Kürt hareketiyle diyalog kurduğu için muhalif oldukları hükümete karşı Kürtlerin ve devrimcilerin yanında ayaklanmaya kısmen katılan bu grubun asıl yerinin hükümetin kucağı olduğunu anlaması uzun sürmedi.

Haklı bir direniş hareketinin ismini çalarak kendilerine “Hizbullah” diyen, bu topraklarda Hizbulkontra olarak bilinen grup, legalleşme furyasına kapılarak Hüda-Par oldu. Arapçadan Farsçaya, Allah’tan Hüda’ya, yeraltından yerüstüne doğru bu seri modifikasyonların pratikte hiçbir anlamı olmadığını Kobanê günleri gösterdi. Tayyip’in, JİTEM’in paramiliter katillerini ayakkabı kutularıyla aynı yere kaldırdığı anlaşıldı. Zamanı gelince, mini mini kontralar kasalardan çıkarılıverdiler.

Türkiye’de bir ucu 1980 öncesine uzanan, ama asıl olarak 2000 sonrası revaca çıkan “faşizm reddiyeciliği”nin gözde argümanıdır: Türkiye’de faşizmin olmadığını “kanıtlamak” için devletin Almanya ve İtalya’daki gibi paramiliter bir kitle tabanına sahip olmadığından bahsederler.

Hayır, bu son gelişmeler onları yanlışlamıyor. On yıllardır defalarca gördük ki bu tür kesimler devletin “tabanı” falan değil, kendisi. “Kontrgerilla devlettir” sloganının hikmeti Susurluk’tan bu yana her fırsatta kendini yeniden dayatıyor. (Elbette sol içindeki liberal argümanın geçerliliği bu noktada sona eriyor, bu devletin sürekli formda bir faşizm olduğunu görmek için “kitle tabanı” falan aramaya gerek yok, sınıfsal yapısına ve tahakküm biçimine bakmak yetecek. Ama bu başka bir tartışma.)

Türkiye devlet faşizmi, o sırada onun iktidar bayrağını taşıyan hükümet hangisi olursa olsun köşeye sıkıştığı her anda aynı taktiklere başvuruyor: Halkları halklara karşı kışkırtmak, bunun için de devlet güçlerinin yönlendirdiği küçük ama mide bulandıran kesimleri kullanmak.

Bu ders bize bu devletin faşizm olduğunu, her tür uşağını zamanı gelince kullanabileceğini, bunun panzehrinin de halklar arası kardeşlik ve dayanışmayı desteklemekte bulunduğunu söylüyor. Bu da bizi bir sonraki başlığa taşıyor:

3. “Gezi ruhu” yaşıyor

Haksızlığa karşı dayanışma duygusu” diye özetlenebilir o çokça bahsedilen ama nadiren tarif edilen Gezi Ruhu. Üzerinde yaşadığımız fay hatlarındaki ilk testini Lice’de Medeni’nin öldürülmesi sırasında yaşadı. Sınav epey başarılıydı. Ama ondan sonraki dönemeçlerde, Soma’da, Torunlar İnşaat Cinayeti’nde, Rojava ablukasında ve nihayet Kobanê kuşatmasında sürekli aynı mızıltıları duyduk: “Hani nerede Gezi ruhu?

Bu mızıltıların arka planında hep aynı Kürdiyantalizm vardır: “Türkler yapıları gereği milliyetçi, Kürtler özleri gereği haklıdır, Türklerden Kürtlere gelen destek çoğu zaman sahtedir, yeterince kazınan her Türkün altından bir faşist çıkar.” (“Türkler şöyle, Kürtler böyle” diye sosyoloji kasmanın “kadınlar şöyle erkekler böyle” diye magazin kasmaktan pek farklı olmadığını söyleyip geçelim.)

Bu ahmakça manzaranın fırçasının bir ucunu ironik bir biçimde Kürt sorununa Duyarlı Türkler, diğer ucunu Beyaz Kürtler tutar. Beyaz olmayan Kürtlerin bu saçmalıklarla uğraşacak pek vakti yoktur, onlar serhildan ve berxwedan’la meşguldür, vurulur ve vururlar, bedenleri Kürdistan’ın dağlarına ve sokaklarına düşer.

Beyaz Kürtler ise Kürdistan’daki savaştan fellik fellik metropollere kaçan, arkalarına dönüp bakma cesaretini ilk bulduklarında ise sırf etnik kökenlerinden dolayı oradaki destansı savaştan kendilerine pay çıkarmak için yarışa giren oportünistlerdir. Ağızları laf, akıllı telefonları tweet yaptığı için saftirik ve “Duyarlı” Türkler daha çok onların etki alanındadır. Kürdistan on yıllardır yaşadığı katliamlardan birini mi yaşadı, bunlar hemen ölüleri yarıştırmaya başlarlar: “Gezi’de 8 kişi öldü, orada 30 kişi öldü, hani duyarlılık? Kürtlerin üç beş ağaç kadar değeri yok mu?

Kitsch hassasiyetler

Bu içinde çokça rakam bulunan kitsch duyarlılıkların ne teorik ne pratik siyasette pek bir sonucu yoktur.

Teorik olarak bu duruş, Gezi ve halklar arasındaki ilişkiyi kavrayamaz; ister ki 30 yıllık savaşın bütün etkileri 30 günde silinsin. Haziran günlerinin paha biçilmez değerini de göremez; Gezi olmasaydı, Türkiye metropollerinin hem yoksul mahallelerinde hem kent merkezlerinde on binlerce insanın bir Batı Kürdistan kentindeki kuşatma için ayağa kalkacağını rüyasında bile göremeyeceğini anlamak istemez.

Pratik olarak da tamamen etkisizdir bu tutum. Yücelttiği Kürt hareketinin kuyruğuna öyle sıkı bağlarla bağlamıştır ki o kuyruk her sallandığında bir o duvara çarpar bir diğer duvara. Rojava iki yıldır kuşatma altındadır. Kürt siyasi hareketi sayısız tutarsızlığıyla o kuşatmaya güç vermiştir. Bir yandan “Rojava Devrimi” güzellemeleri sürerken diğer yandan Türkiye’den Rojava’yı boğmak için TIR TIR silah Kürdistan topraklarından geçmiştir. “Ama halk iradesi” denilip ayakta alkışlanan Tayyip Erdoğan’ın hükümeti IŞİD’i Kürt gençlerinin en değerlilerini katletsin diye beslemiş, onlarsa hükümetle “müzakere”ye devam etmiştir. Bıçak kemiğe dayandığında Kürt halkı, Türkiye’nin diğer halklarını en ileri unsurlarıyla birlikte tüm ülkede ayaklanmış, ama Kobanê kuşatması bütün gücüyle sürerken, bir kısmı kendine sosyalist diyen anlı şanlı milletvekilleri hükümetle (hani Rojava’yı boğan, IŞİD’i besleyen, en az 30 Kürt insanını iki gecede katleden hükümetle) “birlikte çalışma” sinyalini çakınca ölülerimiz sokakta, Kobanê kuşatma altında, kitsch duyarlılık ise sap gibi ortada (bir de sosyal medya sayfalarında) kalakalmıştır.

4. Halkların halklardan başka dostu, devrimcilerden başka yoldaşı yok

Tarık Tolunay'ın arşivinden: 1990'lı yılların başında henüz Kürtçenin telaffuzunun bile yasak olduğu yıllarda cesur mizahçıların bir araya gelerek cıkardıkları Tewlo isimli Türkçe - Kürtçe mizah dergisinin ilk kapağı. Halklarımızın durumunu zaman aşımına uğramaksızın anlatmış. Boynumuzu kesen aynı bıçak.

Tarık Tolunay’ın arşivinden: 1990’lı yılların başında henüz Kürtçenin telaffuzunun bile yasak olduğu yıllarda cesur mizahçıların bir araya gelerek cıkardıkları Tewlo isimli Türkçe – Kürtçe mizah dergisinin ilk kapağı. Halklarımızın durumunu zaman aşımına uğramaksızın anlatmış.

Her geçen gün bu “amentü”nün gerçekliğini daha fazla ortaya çıkarıyor. Halkların tarih sahnesinde tek temsilcileri var: Devrimciler. Bu sahnede, söylenmesi gereken ilk replikleri her zaman önce onlar söylüyor, bu yüzden de ilk darbeleri onlar alıyor. Gezi barikatlarında fişek onlara sıkılıyor, Kobanê serhildanlarında kurşunlar onları buluyor, zevzeğin zevzekliği, reddiyecinin reddi, kitsch’in kitsch’liği dönüp onu vuruyor.

Ama takan kim? Onlar, “dünyanın son umudu serüvenciler” olduklarının bilinciyle reel politik’in oportünist suratına her daim doğruyu, güzeli ve iyiyi çarpıyorlar. Bu yüzden de üzerlerine on yılların hafriyatı ne kadar dökülürse dökülsün, her isyan baharında onların türküleri söyleniyor.

Alişan olup emperyalizmin suratına patlayan da onlar, Arîn olup yoldaş sözcüğünü güzellikten çıldırtan da onlar, Nejat Suphi olup Türk bir “Kızılbaş Ermeni” olarak Kürdistan toprağına ağır bir çınar gibi düşen de onlar.

Tarihin bütün dönemeçlerinden çıkartılacak en önemli ders bu. 

@prometeatro | Yazilama.net

  1. Öyle ki eskiden “Ortadoğu” diye kısaltılan, bu ülkeye değerli devrimciler çıkaran üniversiteye o telaffuzu imkânsız kısaltmayla “ODTÜ” diyoruz artık. Egemenler tarihsel düsturumuz “Ben Asyalıyım, Afrikalıyım”ı ne kadar “Ben Avrupalıyım, Amerikalıyım”a dönüştürmeye çalışırlarsa çalışsınlar tarih nereli olduğumuzu yüzümüze vuruyor.
Etiketler: , , , ,

4 Yorum

  1. Pingback: Emperyalizmden bana ne?

  2. Pingback: ABD fil, Ortadoğu çimen

  3. Pingback: Bir Levazımatçı, bir Şakşakçı, bir Utangaç

  4. Pingback: DAİŞ ve Direniş

Cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Yandex.Metrica