Enternasyonalizmİsyan/Direniş/MücadeleMahir Ergun

Fırtına koyunda savruk gezinti

İşte dostum, bu safını belirlediğin andır. Dağlarda “tek tük” patlayan mavzerleri duyduğunda, “Patlıyor ama, ne yaparsın tek tük…” dediğin an. Çıkıp orada ikinci kurşunu da sen sallamadığın an, safını belirlemiş olursun.


Firtina_Koyu

Bu hava her zaman böyle esmemiştir. Öyle ki, mor boyalı gri bir palette art arda dizilen bulutlar her zaman ufka doğru, kuduran denizin üzerine kargı hücumuna kalkan süvariler gibi atılmazlar. Ve deniz üç dört adam boyu yükselttiği kollarıyla kıyıları yerle bir ederken, uçan tuzlu serpintiler kırdıkları gün ışığının içinden deniz ejderlerinin kanatlarını her zaman göstermez.

Fakat böyle estiğinde, işte o zaman ufuk çizgisinde yükselen lodos denizleri ve kargı hücumundaki bulutlar arasında yanan kızıl bir ateş görülür ki, burada elektrik yağmurları bulutlardan bulutlara, denizden bulutlara, Demirci Kawa‘nın çekiciyle örsü arasından fışkıran asi kıvılcımlar gibi sıçrarlar.

Bulutlar ve deniz arasındaki kavganın bu en çetin saatinde, rıhtım duvarları parçalanır, kıyı köylerinin dar sokaklarında açılan yarıkları tuz basar, ağaçlar devrilir. Sahilleri dolduran kahvelerin kapıları kapalı, tavernaların hoparlörleri dilsizdir. Ne birbirine çarpan rakı kadehlerinin tiz sesi, ne o baygın anason kokusu, ne de o uydurma kahkahalar duyulur. Bulutların ve soluğanların savaş naralarıdır hâkim olan her yere.

“Düşer bu barikat, düşer”

Arjantin'deki faşist darbenin ardından Buenos Aires sokakları, 1976.

Arjantin’deki faşist darbenin ardından Buenos Aires sokakları, 1976.

Böylesi manzara kimine elem verir. Umutsuz küçük burjuva, sokaklardaki yarıklarda “kendi içindeki boşluğu“, devrilen ağaçlarda “kendi köksüzlüğünü” görür. Fırtınanın sonsuzluğu rahatını kaçırır onun, ürkütür. Karşısında gördüğü düşsel bir dehşet, hesapsız bir coşkunluktur. Oysa küçük burjuva, böyle şeyleri hayatından uzak tutmalıdır.

Küçük burjuva hayalci görüntüsünün altında, oldukça sağlamcıdır. Bir düşün peşinden koşmaz. Düzensiz görünen hayatı, aslında iyiden iyiye düzenden yanadır. Ve umutsuzluk, melankoli, onun en güvenli sığınaklarıdır her zaman. Umutsuzluğu, “olmayacak şeyler“in peşinden koşmaktan, “aşırılıklardan” korur onu. Yaşamın yaratıcı özünü, günlerin diyalektiğini anlamamakta direnir. Hep “yitirdiklerini” sayar.

Örneğin Tuna boyundan güz vakti gelip fırtına sularında oynayan şu sakarmekeler, köprülerinin altından geçtikleri pek çok eski şehrin kıyılarını donuk gözleriyle süzmüşlerdir. Onlardan birinde bir ıhlamur ağacı görmüşlerdir belki. Ihlamur ağacı bir duvar dibindedir. O duvarın dibinde de bir partizan kurşuna dizilmiştir zamanın birinde, sonra yıllar geçmiş, bir yiğit yazı yazmıştır duvara. İki kelime kalmıştır yazılandan geriye, “Kurtuluşa kadar…” der. Ve bugün o ıhlamurun altında belki bir delikanlı, bir genç kızı al dudağından öper.

Küçük burjuva, partizanın kurşuna dizilişini hüzünlü gözleriyle izlemiştir penceresinden, ama dışarı çıkmamıştır, çünkü yapacak bir şey yoktur, durum umutsuzdur. “Düşmanlar girmiştir şehre.” Direnmek nafiledir.

Oysa, işte günlerin diyalektiği budur. Yitirmeden yaşanabilecek bir gün yoktur.

Sonra duvara yazı yazan yiğidi izlemiştir yine penceresinden. Kan lekesinin altına kara katranla yazılan yazıyı okurken bu kez azıcık neşeyle karışıktır hüznü. Yiğidi takdir etmiş olsa da, yaptığı işi uçarı, çocukça bulmuştur. Yirmi yıl önceki partizanların dirayetini, teknik ve zihinsel donanımını görememiştir onda. O sırada bir partizan komutanı edası çökmüştür omuzlarına küçük burjuvanın. “Yazık olacak bu çocuklara” diye geçirir içinden babacan bir tavırla.

Sonra ıhlamurun altında öpüşen gençlere bakmış ve onların “duyarsızlığına” hayıflanmıştır. Kuruyan kan lekesine, yazının kala kala iki kelimecik kalışına kederlenmiş, ama bir kutu boya alıp yenisini yazmamıştır. Sonra da, “o duvarın dibinde neler yaşandı haberiniz yok” dercesine süzmüştür gençleri.

Oysa yaşamak böyle bir şeydir. Devamlıdır, yaratıcıdır. Bugün yaşamı delicesine severek ıhlamurun altında birbirini öpen şu sevdalı gençler, yarın bakarsın sokaklara barikatlar kurar, düşman mevziine de aynı sevdalı ruhla dalarlar.

Küçük burjuva ise yine mesafesini korur ve “Düşer bu barikat, düşer…” diye mızıldanır. Çünkü yitirmekten korktuğu rahatı yüzünden barikatta yer almayışını, kabullenmek istemez ve için için barikatın düşmesini ister. İşte böyle zamanda umutsuzluk koşar imdadına. Daha olmazsa yaşamın anlamını “sorgular” ve derhal “her şeyin anlamsız ve boş” olduğuna kanaat eder. Artık işleri tıkırındadır. Artık kimse onun huzursuzluk kisvesi altındaki akıl almaz huzurunu bozamaz.

Yitirmekten duyduğu bu korku, yaratma korkusunun kınıdır aslında. Fırtınanın enkazına baktığında, görüp göreceği en korkunç şey, yıkıntıların yeşermesi olacaktır. Bir toprağın yeşermesi için dağılması, bir ağacın daha yükseğe ulaşmak için belli dallarından vazgeçmesi gerektiğini ona gösterecek her şeyden kaçar. Oysa, işte günlerin diyalektiği budur. Yitirmeden yaşanabilecek bir gün yoktur. Öyle ki, ömründe bir gün daha yaşamak için yola çıkan, yine ömründen bir gün daha feda etmeyi de kabul etmiş demektir.

Sanırım küçük burjuvanın paradokslarına fazla daldım. Belki de yanılıyorum, belki de bu söylediklerimin hiç biri doğru değildir, sonuçta filozof değilim ben. Bütün bu anlattıklarım için “en azından bana öyle geliyor” diyerek, bu bahsi burada bırakayım.

Victor Jara’nın memleketinde kıyıya vuran devrimci ölüleri

Arjantin_Kaybedilenler_Darbe

Arjantin’deki faşist askeri rejimin gözaltında kaybettiği insanlar.

Peki şu lodos manzarasını niye anlattım? Geçenlerde esti çünkü. Soyut bir manzara değildir yani. Yanılmıyorsam Ocak ayının son günleriydi. Kıyıda, bir grup sessiz ihtiyarla birlikte izlemiştik denizi. Ve bu manzara, bir başka tarihte, bir başka memleketin kıyısında sessizce izlediğim, bir başka fırtınalı denizi getirmişti aklıma.

Deniz, göğsüne gömülü on binlerin, dipsiz yürekleri gibi kabarıyordu.

Valparaiso şehri Victor Jara’nın kesik elleri kadar sıcaktı. İki kişiydik. Yanımdaki, ebruli bir paltonun içindeydi ve kırmızı bir kaşkola sarılıydı yüzü. Küçük yoksul evlerin, tüm yoksul evlerinki gibi türkülü, delibozuk duvarları vardı. Kırmızı, mavi, mor, turuncu badanalı duvarların rengârenk gölgeleri arasında yürürdük. Aşağıda, kuytu bir liman kış güneşini batırırdı. Haziran ortasıydı, fakat güneydi, kıştı mevsim, bacalar tütüyordu. Son çeyreğine çok yakındık yirminci asrın.

Sonsuz bir keder çöreklenmişti üzerimize, tank paletlerinin gürültüsünü duyuyorduk. Pablo Neruda’nın, Victor Jara’nın memleketi şimdi sanki umutsuzluğun, yenilginin beşiği oluvermişti.

Biz Neruda’nın dizelerini sıkıştırmıştık kemerimize, ama o dizelerin patlamaya doymayan bir on dörtlünün serin güvenini taşıdığından habersizdik.

Victor Jara’nın derin sesi hatrımıza geldikçe gözlerimiz dolardı. Daha bir yıl önce neşeyle gülen, haykıran, sırtında gitarıyla fabrikaları dolaşan bu büyük ozanın katledildiğine inanmak istemezdik bir türlü.

Oysa sokak arasında kara bir çocuk vardı, güvercin uçururdu, Jose miydi, Pedro muydu adı hatırlamıyorum şimdi, çok da önemli değil, milyonlarca Jose’den, Pedro’dan, Mehmet’ten, Ali’den, Şivan’dan, Agir’den farklı değildi. Teneke damın üzerinde güvercin uçururdu. Bizim gözlerimiz dolmadan anamadığımız ozanın türkülerini, cam kırar gibi bir neşeyle söylerdi.

Bunlar devrimci ölüleriydi. Gözaltında kaybedilenler, anaların yitirdikleriydi bunlar.

Anası bütün gün ölümüne çalıştıktan sonra, gece yorgunluktan etleri kesilerek eve geldiğinde söylermiş bu türküyü ona: “Uyu kara çocuk uyu, uyumazsan beyaz şeytan gelir yer seniİşte şimdi de kuşlar puslu gökyüzüyle paslı teneke damların arasında kanat düşürürken coşkuyla haykırıyordu çocuk bu türküyü.

Biz o zaman, bir türkü bir halkın yüreğinin neresinde durur? Bu çocuk, bunca ıstırabın arasında nasıl böyle kuş uçurur, ıslık çalar, türkü çığırır? Ya da bu türküyü çığırırken ne biçim düşler dolanır o küçük, kara, haylaz kafasında? Anlamıyorduk. Biz umutsuzluktan ve kederden başka şey bulamıyorduk şehirde.

Şehrin kıyıları lodosa bakardı. Gurup vakti, hava lodosa döndüğünde, insanlar o rengârenk duvarlardan dışarı dökülür, kıyıya inerlerdi. Denizin getirdiklerini beklemeğe.

Bir öğle üzeriydi, aynı şu geçenlerde estiği gibi esiyordu lodos. Her zaman böyle esmezdi. Biz de şu teneke damda güvercin uçuran çocukla birlikte kıyıya inmiştik. Kıyıda insanlar bekleşiyordu.

Sular kumların üzerine atılıyordu, sekerek geri kaçıyorduk ıslanmasın diye ayaklarımız. İşte o zaman bu insanların her akşam burada ne beklediklerini gördük. Sular çekilirken kumların üzerinde kalıyorlar, bekleşen kalabalık hemen yanlarına koşuyordu.

Bunlar devrimci ölüleriydi. Gözaltında kaybedilenler, anaların yitirdikleriydi bunlar. Bazı günler bir, bazı günler, iki, üç, beş, ondular. Artık her akşam biz de iniyorduk kıyıya. Lodosun getireceklerini beklemeye.

Santiago’dan, Estudio Nacional’den kalkan helikopterler, Valparaiso açıklarında, ayaklarına bağlı birer beton blokla denize döküyorlardı ölüleri. Sonra ipler çözülüyor, beton kırılıyor ve lodos onları Valparaiso kıyılarına taşıyordu. Bunlar devrimci ölüleriydi, yiğitlerin ölüleri. Bir akşam üzeri denizin getirdikleriydi bunlar, umutsuz bir kıyıda bulunanlar, anaların yaşattıklarıydı.

Arjantin_Kayip_AnnesiBiz o zaman, yitirmekle yaşatmak arasında ne bağ vardır anlamıyorduk. Deniz basbayağı ölüleri getiriyordu, bu insanlar beklerken gülüşüyorlardı. Deniz bazen taze bir çayır kokusu getirirdi, bazen bir tutam çiçek tozu düşerdi esen rüzgarla önümüze. Ona bakar sevinirlerdi. Hatta şu çocuk, ismi Jose mi, Pedro mu hatırlayamadığım, lodos serpintilerinden sonra doğacak gökkuşağını bekler, görünce de kıvrak kahkahalar atardı. Oysa ağabeyi kayıptı çocuğun.

Cansız bedenler kıyıya vurduğunda ağlamaz değillerdi, ama bir tuhaf ağlamaktı bu, bir tuhaf tutkuyla, bir tuhaf coşkuyla. Anlatması zordur, şöyle diyebilirim, şu ihtiyar kadın ağlarken, içinize, kalkıp var kuvvetinizle koşma, fırtına sularına dalma isteği dolardı. O ihtiyar ağlarken, gökkuşağını arayan kara çocuklar, bir seğirtmede muhakkak altından geçebilirlerdi.

Bu şehrin umutsuzluğunu, kederini bizden başka yaşayan yok muydu? Çocuklar aynı bizim buralardaki gibi ayakkabı boyuyorlardı gündüzleri. Fırçalarıyla tempo tutuyorlar, bir subay, postalını uzattığında, parlatmak bahanesiyle tükürüveriyorlar koncuna, sonra da subayın küfürlerini muzır bir gülümsemeyle savuşturuyorlardı. Sanki tüm muharebeleri kazanan bu çocuklardı.

Şehrin çıldırmakta olduğuna kanaat getirip, derhal terk etmeye karar vermiştik. Bir gece, rengârenk küçük evleri kucaklayan kıyıdan, renksiz bir gemiyle ayrılmıştık. Şehir küçülürken gemi uzaklaşıyordu. Santiago’dan kalkan helikopterler, kara akbabalar gibi geliyordu üzerimize. Ölüleri döküyorlardı denize gökyüzünden.

Şairane bir edayla Neruda’nın dizelerini çıkarmıştım kemerimden ve fırlatmıştım kıyıya doğru:

Sana
Aşkımı ilân ediyorum Valparaiso
Yol kavşakların içinde yaşamaya döneceğim
Sen ve ben özgür olduğumuz zaman yeniden
Sen deniz ve yel tahtında
Bense ıslak simya taşı topraklarımda
Özgürlüğün nasıl
Karların ve denizlerin arasında fışkırdığını göreceğiz. 1

Terk eden bir geminin güvertesinden bunu yapmak kolaydır. Bazı şeyleri, çok sonraları anladım.

Biz oradayken tank paletlerinin çıkardığı sesten gayrısını duymamıştık, oysa dağlardan silah sesleri geliyordu. Bunları duymak mi istemiyorduk? Yoksa “tek tük” oluşları bizim için ayrı bir keder kaynağı mıydı? Muhtemelen öyleydi. Zulmün bağrına atılan kurşun tek bir kurşun dahi olsa, orada nasıl kapanmaz bir yara açar? Bunun farkında değildik. Tank paletleri, bize baskın geliyordu, yenilgi baskın geliyordu.

İşte dostum, bu safını belirlediğin andır. Dağlarda “tek tük” patlayan mavzerleri duyduğunda, “Patlıyor ama, ne yaparsın tek tük…” dediğin an. Çıkıp orada ikinci kurşunu da sen sallamadığın an, safını belirlemiş olursun.

Düşlerden, coşkudan, korkup kaçtığın an. Umutsuzluğa, kedere sığındığın an… O zaman yerin bellidir senin.

Bizim kıyılara da vurdu devrimcilerin ölü bedenleri

Karanlik_denizde_kayik

Örneğin bir başka tarihte, bir başka kıyıda, benzeri bir beklemişliğimiz vardı. Şu Valparaiso günlerinden yaklaşık bir elli yıl kadar önce, bir Ocak sonuydu.

Burası sarp yeşil dağların eteklerinde, dumanlı iklimi, inatçı çocukları olan bir kıyıydı. İkindiye doğru ancak sabah olurdu. İki kişiydik, yanımdaki, ebruli bir paltonun içindeydi ve kırmızı bir kaşkola sarılıydı yüzü.

Denize dökülen on beş yiğidin ölüsünü beklemiştik günlerce. Poyraza bakıyordu kıyı, denizler sertti. Öyle ki kayıkçılar her denizden gelişte kayıkları kıyıya çekerler, her denize çıkışta tekrar indirirlerdi. Liman yoktu Sürmene kıyılarında.

İşte bu kayıkçıların kâhyası Yahya, on beş yoldaşı katleden tetikçiydi. Biz günler boyu kıyıda on beş yoldaşın ölüsünü bekledik, belki aylarca bekledik deniz onları getirsin diye. O sırada Yahya, on altıncıyı, Suphi’nin karısı Maria’yı Rizelilere “hediye etmiş”, tecavüz ederek öldürmüşler, bizim ruhumuz dahi duymamıştı.

Beklemeyeceksin arkadaş! Elindeki tek bir düşse bile, onun ardından atılmak için beklemeyeceksin!

Biz umutsuzca bekledik kıyıda, belki aylarca bekledik. Bu arada katilin, Yahya Kâhya’nın ismini, sokaklara, mahallelere falan verdiler.

Beklemeyeceksin arkadaş! Elindeki tek bir düşse bile, onun ardından atılmak için beklemeyeceksin! Her şey gözünün önünde olup bitiyor. Umutsuzluk yasak sana. Yaşıyorsun sen, seyirci değilsin ki. Sen yaratıyorsun, yitirerek, düşerek, yuvarlanarak sen yaratıyorsun.

Düşlerini tartmayacaksın. Olur mu acaba? Yoksa çok mu taşkın? Bunları bırakacaksın. Varsın düşlerin büyük olsun, elinde başka ne var sanki? Bak ne diyor Sait Faik? “Küçük şeyleri hayal etmemeliyiz. Büyük hayaller kuralım.” 2

Coşkunu yitirmeyeceksin. Sevincini, inancını yitirmeyeceksin.

Devrimciliğin statik, mekanik bir iş, genel anlamıyla bir meslek değil, bir ruh, bir coşku, bir yurtseverlik duygusu olduğu çıkmayacak biçimde kafamıza kazınmalı.. Uzun devrim günlerinde bizi ayakta tutan yıkıcı gücün bu devrimci coşku ve hınç olduğunu bilelim, nasıl silahını yitiren ordu, orduluk niteliğin yitirirse, yurtseverlik coşkusunu taşımayan devrimci de devrimcilik niteliğini yitirir,3 diyor Mahir Çayan.

Zaten düşmanın tüm zulmü, eziyeti, işkenceler, demir kafesler, hep o düşleri kurdurmamak için, yürekleri kırmak için değil mi? Yoksa bir adamı senelerce hapsetsen ne çıkar?

Bırak kendini bir kara çocuğun türküsüne!

Bir vakitler bir genç devrimci tanırdım, zindanda yattığı günler boyunca gökyüzünden geçen uçaklara bakıp, hiç gitmediği ülkelerin kıvrımlı sokaklarını, dağlarını, esintili kıyılarını düşlerdi. Gece avlu kapısı kilitlendiğindeyse seslerini dinlerdi bu defa uçakların. Bütün olanaklarıyla koca devlet bu genç insanı bir tek gün tutsak edemedi, düşünebiliyor musunuz? Siz onu zindanda yatar sanırdınız, oysa onun gezmediği memleket kalmamıştır.

Ama tutsak, başını kaldırıp uçaklara bakmayı, ya da avluya inen güvercinle bakıp, o güvercinlerin gezdiği meydanları düşlemeyi keserse bir. İşte o zaman kırılmıştır, esaret o zaman başlar. O zaman her istediğini yaptırabilirsin ona. Düşlerini yitirmiş, teslim bayrağını çekmiştir.

Bir de mükafatlar var. Tretman ne için? Zindanlarda tutsağın “eğitimi“ni amaçlayan programlara böyle deniyor. Eğer tutsak eğitimi kabul ederse, bu kez mükafatlandırılıyor.

Mesela, eğitimi kabul eden tutsak, ön avluda top oynayabilir. Bu “hakkı” elde eden tutsağın artık yitirecek şeyleri, ayrıcalıkları vardır ve ön avluda top oynama “ayrıcalığını” kaybetmemek için, daha fazla taviz verecektir.

İşte onlar böyle düşünüyor. Oysa biz neyi ne zaman yitireceğimizin farkındayız. Onlar yitiriyoruz zannederken neler yarattığımızın farkındayız. Bir tutsak beslenmeyi reddettiğinde, onlar, “intihar ediyor!” diye yaygarayı koparırlar.

İnsan korkmalı, hem çok korkmalı; ama teslim olmaktan korkmalı, coşkusunu, düşlerini yitirmekten korkmalı.

Oysa bir doğa kuşunu yakalayıp kafese kapatın, bütün gün kendini tellere vurup duracaktır. Önüne koyduğunuz yemle ilgilenmeyecek, tüm gücüyle dışarı çıkmaya çalışacaktır. Ve ölene dek beslenmeyecek, açlıktan ölmezse şayet kendini tellere vurarak ölecektir.

Peki bu kuş intihar mı etmiştir? Tutsaklığı kabul edip, yaşabildiği kadar yaşamalı mıydı? Montaigne, “Bilge yaşayabildiği kadar değil, yaşaması gerektiği kadar yaşar” der. 4 Eğer Montaigne haklıysa, bu doğa kuşu, o çok okumuş yazmış küçük burjuva “bilge”lerimizin tüm yaşamını boşa çıkarır.

Hâl böyleyken bu kuş yalnız yiyecek bulmak için uçar diyebilir misiniz? Önüne tabiatta asla bulamayacağı yiyecekleri koyun, o yine özgürlük için yaşamından vazgeçecektir. Peki ne yitirdi bu kuş? Yaşamını mı? Hayır! Kesinlikle değil! Özgürlükten uzak bir yaşamı yoktu ki zaten onun.

Şimdi, meselelere “bilimsel” yaklaşmak gerektiğini, düşlerden falan bahsederek soyut bir romantizm içine düşüldüğünü iddia eden mekanik kafalar olabilir. Fakat bir düşün peşinde olmak nasıl bilim dışı oluyormuş?

Bilimden söz etmişken, kafeste yaşamı reddeden kuşun yaşamında trajik bir hikaye gören varsa, asıl trajediyi Galile’nin yaşamında aramasını öneririm. Galile’nin engizisyon yıllarında Güneş Merkezli Evren teorisini savunması, bir düşün peşinde koşmaktı. Fakat yitirmek korkusuyla bunda ısrar edemedi, öğrencileri onu terk ettiler. Brecht, Galile’yi şöyle konuşturur:

Bilim adamı olarak eşsiz bir olanak geçmişti elime. Benim zamanımda gök bilim sokaklara dökülmüş, çarşıya pazara ulaşmıştı. Bu olağan üstü durumda bir tek kişinin direnmesinin büyük yankıları olabilirdi.(…) Ama. Efendilerin eline bıraktım tüm bilgimi. İster kullansınlar, ister kullanmasınlar, yada kötüye kullansınlar, kendi amaçları doğrultusunda dilediklerini yapsınlar diye. Bilime ihanet ettim ben. Böyle davranan birinin bilim adamları arasında yeri yoktur artık. 5  

Hayatta korkulası şeyler vardır ki Galile’nin trajedisi bunlardan biridir. İnsan korkmalı, hem çok korkmalı; ama teslim olmaktan korkmalı, coşkusunu, düşlerini yitirmekten korkmalı. Fırtınaya bakınca heyecan duymamaktan korkmalı. Ömründen bir gün feda etmeyi göze alamadığından, asla yeni bir gün yaşayamamaktan korkmalı insan.

En iyisi bir fırtınanın çığlığına bırakmaktır kendini, bir kara çocuğun türküsüne. O zaman yaşam tüm doğallığıyla serpilir. Işıklı bulvar kahveleri yıkılır, söylevler susar; Kawa’nın çekici konuşur. Artık zincir, demir kafes, elektrik gibi şeyler, yaratan darbelerin altındadır. Geriye yalnızca yağmur damlalarını haylaz gülüşleriyle yakalayan çocuklar ve bir gün gelip de altından geçebileceklerine hiç şüphe olmayan o hercai tayf kalır.

  1. Kaçak IX, Pablo Neruda, çev. Enver Gökçe
  2. Bkz, Büyük Hülyalar Kuralım, Havada Bulut, Sait Faik
  3. Bkz. Kültür Sorunu Üzerine, Mahir Çayan
  4. Ölmek Özgürlüğü, Denemeler, Montaigne, çev. Sabahattin Eyuboğlu
  5. Galileo Galilei, XIII. Sahne, Bertolt Brecht, çev. Adalet Cimcoz, Teoman Aktürel, Genco Erkal.
Etiketler: , , , , , ,

Bir Yorum

  1. Pingback: Fırtına Koyunda Savruk Gezinti – Mahir Ergün | Siyasol | YazınSol

Cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Yandex.Metrica