Bekir Sami PaydakGüney AmerikaMarksizm-LeninizmSilahlı Mücadele

FARC: Barış mı, teslimiyet mi?

Kolombiyalı halk örgütü FARC silahlı mücadeleyi bırakacağını açıkladı. Peki Kolombiya’ya barış gelecek mi?


FARC_Kampi

Düşmanın savaştığı her şeyi desteklemeliyiz.

Düşmanın desteklediği her şeyle savaşmalıyız.

– Mao

FARC (Kolombiya Devrimci Silahlı Güçleri) 50 yıldan fazladır emperyalizm, oligarşi, uyuşturucu ve paramiliter çetelere karşı savaş yürüten bir halk örgütüydü. Geçtiğimiz hafta Küba’da Kolombiya hükümetinin bir temsilcisi ile ortak açıklama yapan örgüt silahları bırakıp, savaşçılarını dağdan indireceğini ilan etti.

90’lı yıllarda başta SSCB olmak üzere sosyalist ülkelerde yaşanan karşı devrimler ve kapitalist restorasyon süreçleri dünya solunda ciddi bir bunalıma yol açtı. Devrimci bir bakış açısıyla bu çözülmelerden ders çıkarmak yerine solda, ideolojik savrulmaların, uzlaşmacılığın, sosyalizme inançsızlığın gitgide güçlendiğini gördük. Bunun en çarpıcı örnekleri Latin Amerika’da “Barış Masalarında” teslim alınan gerilla hareketleri oldu.

Dün Nikaragua’da, El Salvador’da devrime inancını yitirip, iktidarı oligarşiye bırakan gerilla hareketlerinin çizgisini bugün FARC izliyor.

Başa dönelim: İç Savaş ve FARC’ın kökleri

FARC’ın ilk çekirdekleri Kolombiya’da 1948-58 yıllarında süren iç savaşta oluşmaya başlamıştır. Bu iç savaş 1948’de Liberal Popülist başkan adayı Jorge Elicer Gaitan’ın öldürülmesi ile başladı. La Violence (şiddet) olarak adlandırılan bu iç savaşın tarafları liberallerle muhafazakarlardı.

İç savaş döneminde, köylüler Kolombiya Komünist Partisi‘nin de etkisiyle büyük toprak sahiplerine karşı harekete geçerek, toprak işgallerine ve yaşam koşullarının iyileştirilmesi için protestolara başladı. Devletin desteğini alan büyük toprak sahipleri ise bu taleplere şiddetle karşılık verdi. Köylüler de silahlanarak kendi öz-savunmalarını ve devamında özyönetim bölgelerini oluşturmaya başladı.

Manuel_Marulanda

FARC’ın kurucu lideri Manuel Marulanda (1930-2008).

İç savaş, 1958 yılında liberaller ile muhafazakarların iki partili bir düzen üzerinde anlaşmasıyla sonuçlandı. Taraflar yönetimi beraber ele aldıkları ‘Ulusal Cephe’ denen koalisyonu kurdular. ‘Ulusal Cephe’ ilk iş olarak özyönetimleri tanımadığını ilan etmiş ve silahların bırakılması çağrısını yaptı. Köylüler ise silahlarını bırakmayı reddedip, özyönetimlerini korudu. Hatta bunu daha da geliştirerek, 1961’de Manuel Marulanda’nın liderliğinde kurulan Marqueta Cumhuriyeti başta olmak üzere, birçok yerel cumhuriyet kurdular.

Cumhuriyetlere saldırılar ve FARC’ın kuruluşu

Kolombiya hükümeti, 1960’larda ABD’li ekonomi danışmanlarının geliştirdiği projeler temelinde, endüstriyel tarımı geliştirmeyi hedefliyordu (siz onu “büyük toprak sahiplerini daha da zenginleştirip, küçük köylülüğü yok etme projesi” diye anlayın). Bu proje halkçı yerel yönetimleri kabul edilemez buluyordu. Ayrıca Küba devriminin etkisinden de korkan egemenler, cumhuriyetlere elbirliğiyle saldırmaya başladı. En ağır saldırı 1964 yılında Marqutelia Cumhuriyeti’ne yapıldı ve ABD’nin de desteklediği bir operasyonla, Kolombiya hükümeti 48 halk savaşçısına karşılık 16.000 askerle bir harekat düzenledi.

Marulanda ve 47 arkadaşı önce hükümet güçlerine direndi ve ardından da dağa çekilip FARC’ı kurdu. Kolombiya Komünist Partisi’nin silahlı kanadı olarak kurulan ve 48 savaşçıyla mücadelesine başlayan FARC, kısa süre içinde binlerce erkek ve kadının katılımıyla dünyanın en güçlü gerilla ordularından birine dönüşecektir.

Sınırlı İlerleme ve İlk Uzlaşı

Kuruluşundan kısa süre sonra binlerce savaşçıya ulaşan ve kırsal alanda özellikle ülkenin güneydoğusunda son derece güçlü hakimiyet alanları elde eden FARC, büyük şehirlere ilerlemeyi ancak 1982’de 7. Gerilla Kongresi‘nde gündemine alacaktır. Bu kongrede, savaşın orta ölçekli şehirlere taşınması ve ekonomik durumun iyileştirilmesi için doğal kaynaklar açısından zengin bölgelerin elde edilmesi kararlaştırılır.

1984 ise FARC’ın tarihi açısından bir dönüm noktasıdır. FARC bu yıl muhafazakar Devlet Başkanı Belisario Betancur’un müzakare talebini kabul edecektir. Oligarşi ile ilk kez ‘Barış Masası’na oturan örgüt, uzlaşıya açık hale gelen bir örgüte dönüşecektir böylece.

Yapılan görüşmeler sonucununda FARC silahlarını susturup, ateşkes ilan eder. 1985’de FARC ve diğer birçok sol örgütün ortaklaşmasıyla ‘yasal’ alanda mücadele edecek Yurtsever Cephe kurulur. Yurtsever Cephe, o yıl yapılan seçimlerde Kolombiya’da sol bir partinin tarihindeki en başarılı sonuçları elde eder. Saflarından 23 vekil, 6 senatör ve yüzlerce yerel konsey üyesi çıkarır. Ama bunun bedelini bir kaç yıl içinde aralarında vekiller, konsey üyeleri, belediye başkanları da dahil olmak üzere 6000’e yakın üyesinin sağcı ölüm mangaları tarafından katledilmesiyle öder. 1989-90 yıllarında 7 ay içerisinde de Yurtsever Cephe’nin 2 devlet başkan adayı katledilir. Bu katliamlar karşısında FARC silahları tekrar ele alır ve ülkenin Güneydoğusuna çekilir.

1990’lar: İnişler, çıkışlar ve diğer gerilla hareketlerinin tasfiyesi

1990’ların başında FARC yalnızlaştığı zor bir sürece girdi. Sosyalist blok çökmüş, Nikaragua’da Sandinist hareket iktidarı yitirmiş, ülke içinde ise şehir gerillası mücadelesi veren M-19 ve yine FARC gibi kırda etkili olan EPL başta olmak üzere, birçok gerilla örgütü “Barış Masasında” teslim alınmıştı (EPL içinde bir bölüm tasfiyeyi kabul etmeyip savaşa devam etmiştir).

Bu ‘fırsatı’ değerlendirmeye çalışan Kolombiya oligarşisi de bir yandan görüşmeler gerçekleştirirken, diğer yandan yaptığı askeri operasyonlarla amacının teslimiyeti dayatmak olduğunu gösteriyordu. Bunun sonucu olarak bu dönem diyalogların ve çatışmaların bir bitirilip bir başlandığı gel-gitli bir süreç olarak geçti.

1998’de ise çatışmalarda önemli bir dönüm noktası oldu. Yeni Devlet Başkanı, muhafazakar Andreas Pastrana FARC’ın kontrolü altındaki dağlık bölgelere bizzat gitti. FARC lideri Manuel Marulanda ile görüşen Pastrana, 1984’den sonraki ikinci ateşkes sürecini başlattı. Bu çerçevede FARC’ın zaten etkili olduğu, ülkenin Güneydoğusundaki Caqueta bölgesinde 16 bin km karelik askerden arındırılmış bir güvenli alan örgüte bırakıldı (İsviçre yüzölçümüne denk).

1998’den 2002’ye yine gel-gitlerle geçecek bu süreçte, FARC bölgede eğitimden, kültüre, hukuki ve idari yapıdan ekonomi ve toprak yönetimine kendine ait otonom bir yapı kurdu. Gerillalar bölgede özgürce gezip, halkın güvenliğini sağladı. Açık ki bugün imzalanan, silahların bırakıldığı, gerillanın tasfiye edildiği ‘barış’ anlaşmasına kıyasla, gerçek anlamda kazanımla sonuçlanan bir ateşkes-barış dönemidir bu.

Ancak ABD emperyalizmi Kolombiya gibi yeni-sömürge bir ülkede, Marksist-Leninist bir gerilla hareketinin bu denli güçlü bir etki alanı elde etmesinden rahatsızdır. Bölgede gelişen FARC kurumsallaşmasını dağıtmak ve örgütü tümden yok etmek için yeni bir karşı devrimci saldırıya başlar. Bu saldırı planının adı Kolombiya Planı’dır.

Bu plan çerçevesinde ilk iş olarak ABD, Kolombiya’ya askeri yardımı 1998’den 2000’e 2 yılda 20 kat arttırarak 50 milyon dolardan 1 milyar dolara çıkarır. Kolombiya böylece İsrail ve Mısır’dan sonra en çok ABD askeri yardımı alan üçüncü ülke olur. Kağıt üzerinde uyuşturucu çetelerine karşı Kolombiya ordusunu güçlendirmek için başlatılan bu plan, pratikte ateşkesin sona erdirilip, gerillaya karşı savaşa geçilmesini sağlar.

2000 yılı Kolombiya Planı bütçesinin yaklaşık yüzde 70’i daha önce FARC denetimine bırakılan güneydoğu bölgesinde operasyonlar yapan ‘uyuşturucu ile mücadele’ birliklerinin finansman, eğitim, lojistiğine ayrılır.(Latin Amerika: İsyan Hep Vardı, Kaldıraç Yayınevi, s. 604).

2000 yılında ana akım bir ABD’li haber kaynağı ise planla ilgili şöyle der; “Clinton yönetiminin 1.6 milyar dolarlık acil yardım paketi, uyuşturucuyla mücadele paketinden çok karşı ayaklanma paketine benziyor.” United Press International, 11 Nisan 2000 (Aktaran: Kaldıraç Yayınevi, Latin Amerika: İsyan Hep Vardı, s. 603)

Sonuç olarak ABD, ‘uyuşturucu ile mücadele’ bahanesiyle bir yandan FARC’ın kazanımlarına saldırıp, FARC’ın güçlenmesini engellerken, diğer yandan milyarlarca dolarlık askeri yardımlarla Latin Amerika’da kendisine muhalif ülkelere karşı tehdit olarak kullanacağı son derece güçlü bir ordu yaratır.

2000’ler: Uribe’nin imha savaşı

ABD’nin yönlendirmesiyle Pastrana döneminin sonunda başlayan savaş 2002’de başkan seçilen, “Kolombiya’nın Pinochet’si” olarak adlandırılan faşizan Uribe döneminde de devam etti. Bu dönemde bir çok gazeteci öldürülürken, Devlet Başkanı’nın geçmişinde Medellin karteli ve paramiliter çetelerle işbirliği yaptığı ayyuka çıktı.

Raúl Reyes (1948-2008)

Raúl Reyes (1948-2008)

Bu süreçte FARC daha ılımlı bir tutum içine girdi. Çeşitli defalar elindeki devlet görevlisi rehineleri serbest bırakarak görüşmeye açık olduğunun işaretini verdi. Ancak ABD’nin milyarlarca dolarlık askeri desteğini alan Uribe, FARC’ı tamamen imha etmek amaçlı saldırılarını yoğunlaştırdı. Öyle ki, uluslararası kuralları bile hiçe sayarak 1 Mart 2008’de Ekvator topraklarına yönelik bir saldırı düzenlemiş ve FARC’ın ikinci lideri konumundaki Raul Reyes dahil 17 gerilla ve 3 sivil katledilmiştir. Bu saldırıdan sonra bölge ülkeleri kısa süreli de olsa savaşın eşiğine gelmiştir.

2008’de FARC için iki sarsıcı olay daha yaşandı. FARC’ın 25 üyeli merkez komitesini yöneten ve örgütün en üst organı olan 7 kişilik merkez komite sekretaryasının en genç üyesi olan İvan Rios (46), 8 Mart’da kendi güvenlik şefi tarafından katledildi. Örgüt içi bir ihanetle gelen bu ölüm, FARC’ta şok etkisi yarattı. Raul Reyes’in katledilmesinin hemen ardından, aynı ay, 26 Mart’da örgütün 50 yıldan fazladır liderliğini yapan efsanevi önder Manuel Marulanda kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. Ancak FARC tüm bu sıkıntılı sürece rağmen gerilla mücadelesini ve askeri eylemlerini devam ettirmeyi başardı.

2012:Yeniden başlayan görüşmeler

Uribe döneminin Savunma Bakanı olduğu dönemde söylemleri Uribe tarafından bile ‘aşırı’ bulunup görevinden ayrılan, ‘şahin’ lakaplı Juan Manuel Santos 2010’da Kolombiya Devlet Başkanı seçildi. Başkan Santos, seçilmesinden 2 yıl sonra 2012’de devletin FARC’la görüşmeleri başlattığını açıkladı.

Santos açıklamasında, “geçmiş hatalardan ders aldıklarını ve görüşmeler devam ederken de askeri operasyonların süreceğini” söylemişti. Öyle de oldu. Kolombiya’da son beş yılda bir yanda görüşmeler sürerken, diğer yanda hükümet gerillaları katletmeye devam ederek aslında amacının teslimiyeti dayatmak olduğunu gösterdi.

Sonuç olarak bir yandan dönem dönem FARC’in tek taraflı ateşkes ilanları, diğer yanda ise hükümetin operasyonları ile geçen bu süreç, geçen hafta Havana’da büyük ölçüde sonuçlandı. Yapılan anlaşmada FARC gerillaların dağdan ineceğini ve silahlı mücadeleyi bırakacaklarını ilan etti. FARC ağustosun sonundaki bu anlaşmayı Eylül’de resmi olarak onaylayacak ve 2 Ekim’deki referandumdan sonra anlaşma kesin olarak yürürlüğe girecek.

Silahların bırakılmasında Chavez (Venezuela) ve Küba’nin etkisi

FARC_Küba_Kolombiya_Baris

Solda Kolombiya Devlet Başkanı Santos. Ortada Küba Devlet Başkanı Raul Castro. Sağda FARC lideri Timoçenko.

Bu dönemde Chavez ve Küba’nin da rolüne özel olarak dikkat çekmek gerek. Chavez, 2008’de Raul Reyes’in de öldürüldüğü katliama sert bir tepki göstermişti. Ancak katliamın hemen ardından Uribe’nin FARC’a ‘teslim olun’ çağrısı yaptığı sırada, FARC’tan silah bırakmasını isteyen de aynı Chavez oldu.

Bu örnek Chavez’in genel tutumunu yansıtır aslında. Chavez bir taraftan emperyalizmin FARC’in terörist bir örgüt olduğu yönündeki karalamalarına karşı çıkıp FARC’ı savunsa da, diğer taraftan sürekli olarak yaptığı “gerilla savaşı tarih oldu”, “silahları bırakın” açıklamalarıyla FARC’in düzen içi bir çizgiye savrulmasının zeminini oluşturuyordu.

Fidel Castro her ne kadar 2008’de ki katliamdan sonra silahlı mücadeleye devam edin dese de, sonraki süreçte Küba da FARC’in devlet ile uzlaşmasında aracı ülkelerden biri oldu. Özellikle sosyalist blogun dağılışından sonra, FARC’ın uluslararası alanda aldığı destek çok aza inmişken, Küba ve Venezuela’nin da silahlı mücadele konusunda olumsuz tutum takınması, örgütün bugünkü duruma gelmesini önemli ölçüde etkiledi.

Silahları bırakmak ne getirir?

Latin Amerika’da silah bırakan diğer halk hareketleri neler yaşamıştı? 1960’dan 1996’ya kadar Guatemala’da silahlı mücadele verdikten sonra düzene dönen URNG’nin (Guatemala Devrimci Ulusal Birlik) parlamentodaki temsilcilerinden birisi şöyle diyor:

Bir çok problem barışın imzasından önceki durumdan daha iyi bir durumda değil ve hatta bir çok sosyal problem barış imzasının öncesinden daha beter bir durumda. Ayrıca barış imzasından önce de var olan bir çok ekonomik tekel, barış imzasından sonra daha da gelişkin olarak varlıklarını sürdürmekte. Halkın önemli bir bölümü de temel ihtiyaçlarını karşılayamamakta. Ayrıca barıştan önce bu kesimin taleplerini karşılama gücü de sonradan kaybolmuş durumda. (Metin Yeğin, Gerillanın Barışı, s. 28)

Açıkçası Guatemala halkının ve URNG’nin yaşadığı sürecin bir benzeri önümüzdeki dönemde FARC ve Kolombiya halkını da bekliyor. “Kolombiya’da bugün bile ekili arazilerin yarısı 37 büyük toprak sahibinin elinde bulunurken, nüfusun en zengin yüzde 1’lik kesimi servetin yüzde 45’ini kontrol ediyor.” (Jean Batou, “Kolombiya’da Gerilla”, Monthly Review, Türkçe, n. 20, Nisan 2009, sayfa 140-150)

Diğer yandan Kolombiya bugün artık ABD üsleriyle, aldığı milyarlarca dolarlık askeri yardımlarla emperyalizmin ileri karakolu, bölgenin İsrail’ine dönüşmüş durumda. Bir başka sorun olan uyuşturucu ve paramiliter çeteler de hala varlığını koruyor.

Böylesine koşullar altında olan bir ülkede silah bırakmak barış değil emperyalizm ve oligarşinin ılımlı tasfiyesini kabul edip, teslim olmaktır. Silâhsızlanma Guatemala’da olduğu gibi mevcut kazanımları yok edip, sömürünün daha da önünü açacak ve halkı savunmasız bırakacaktır.

Sonuç Yerine

FARC’in silahsızlanması, yalnızca bir örgütün dağılışı değil, Kolombiya yoksullarının emperyalist sömürüye ve oligarşiye karşı savunmasız kalması demektir. FARC, gerici saldırganlık karşısında halka inanıp devrimci irade göstermeyi değil uzlaşıyı, düzenin demokrasi gösterisine ortak olmayı seçmiştir. Ülkemiz sol basınının büyük bölümünün sınıfsal bakıştan azade bir çerçevede ‘barış’ olarak adlandırdığı ve sevindiği bu süreç bir halk hareketinin teslimiyetidir.

Kuşkusuz Kolombiya halkının on yıllardır devam eden eşitlik ve sömürgeciliğe direnişle başlayan özgürlük arayışı FARC’in kapsamının çok ötesinde. Ancak savaşçı sayısı on binleri bulan bir halk hareketinin tasfiyesi elbette ki halkın direnme gücünü ve inancını etkileyecek. Öte yandan, tarih hiç beklenmedik anlarda tahmin edilemeyen çıkışlarla doludur. Bunun en canlı örneklerine tanıklık ettiğimiz Latin Amerika’da belki de süreç Kolombiya’da bunun yeni bir örneğini çıkaracaktır.

Umarız Kolombiya halkı ve gerilla örgütlerinin hala temiz kalabilen dinamik kadroları akıllarını düzenin demokrasi gösterisine kaptırmadan yada bunu en kısa sürede atlatarak yeni bir örgütsel varoluşun temellerini atabilirler. Buna yönelik itirazlar ve kimi işaretler FARC’ın gerillaları tarafından zaman zaman dillendiriliyor.

Sömürgeciliğe karşı mücadelenin büyük önderi Simon Bolivar’in topraklarında emperyalizme yeniden başkaldırının olduğu günlerin bir an önce gelmesi dileğiyle…

 

Barış süreçlerinin ışığında Kolombiya: Şimdi ne olacak?

Etiketler: , , , ,

Cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Yandex.Metrica