Silahlı MücadeleTürkiye Devrimci Hareketi

Çelik yeleklere karşı devrimci yürekler

Kuşatma altında söylenen tek bir “halkımız sizi çok seviyoruz” cümlesi bile, bu savaşta hiçbir Hollywood filminin, hiçbir emperyalist yalan propagandanın yapamayacağı etkiyi yapıyor üzerimizde. Peki ama neden?


Gucsuzlere_Karsi_Zayiflarin_Savasi

Egemen sınıfların yapabileceği yıkıma kıyasla önemsiz bir ayrıntı gibi görünen bir çatışma ya da bir rehin alma olayı nasıl oluyor da tüm ülkeyi sarsan bir eyleme dönüşebiliyor? Buradan çağımızın sınıf savaşlarına ilişkin sonuçlar çıkarılabilir mi?

Eşitsizlikler çağında olduğumuzu tekrarlayıp duruyoruz. Sayısı az olmakla birlikte iyi örgütlenmiş bir ezenler iktidarının elinde ordular, bu ordularda uydu destekli tanklar, tüm dünyayı saran istihbarat ağları, her köşe başına yerleşen kameralar, iyi eğitimli entelektüellerden kurulu düşünce ve medya teşkilatları var.

Buna karşın, özellikle 1990’dan sonra ezilenlerin elinde emperyalizmin gündemine ve taktiklerine etki edebilecek araçlar gitgide azaldı. Dünyanın ezici çoğunluğu ne bir devlete, ne de kendini koruyacak bir orduya sahip artık. Emperyalistlerin mide bulandıran kibrinin, pervasızca söylenen yalanların kaynağı bu.

Ancak yine de işler emperyalistlerin istediği gibi gitmiyor. “Zenginler kaçış planları yapıyor” diyen haberler, NATO’nun “21. yüzyıl isyan yüzyılı olacak” uyarılarına karışıyor.

Tüm güçlerine rağmen niye korkuyor bu zalimler?

Sermaye düzeni güçlendikçe kırılganlaşıyor

Metafizik düşünce tıpkı durağanlığın içindeki hareketi göremediği gibi, giderek büyüyen bir gücün taşıdığı zayıflıkları da anlayamaz. Diyalektik düşünceyse güçlünün zayıflığını, zayıfın da güçlü yönlerini görmeyi öğretti bize.

Emperyalizm askeri, siyasal, teknolojik ve ideolojik üstünlüğü ele geçirdiğini düşünürken, bu büyümenin ona yeni zayıflıklar, yeni bilinmezlikler getirdiğini pek az kişi görebiliyordu. Oysa sömürü düzeni, her zamankinden daha kırılgan hale geldi. Tüm dünyada yürürlüğe konulan olağanüstü hal yasaları, polis güçlerinin giderek iç savaş ordusu gibi tasarlanması bu acizliğin, başkaldırıya yönelik bu tahammülsüzlüğün yalnızca bir boyutudur.

Yeni düşmanın adı halktır ve onun elinde her şey bir silaha dönüşebilir.

Emperyalistler de bunu biliyor. Asimetrik Savaş isimli kitabın yazarı Rod Thornton bu konuda şöyle diyor:

Bugünlerde ve öngörülebilir gelecekte Batılı devletlere ve onların ordularına gelecek en belirgin saldırılar, niceliği belirsiz çokluklardan gelecek: Bu zayıf düşmanlar, zayıflıklarını yetenekleri, ustalıkları, çeviklikleri, zekâları ve her şeyden önce coşkuları, kazanma iradeleri ile telafi ediyorlar.

Emperyalist güçlerin karşısında artık güçlü yerleşik devletler yerine, kimliği değişken, hareketli ve sabırlı bir düşman vardır. Bu düşmanın adı halktır ve onun elinde her şey bir silaha dönüşebilir:

Modern asimetrik savaşçının silahı artık yalnızca eskiden olduğu gibi silahlar ve bombalar değil, mini-kamera, video kaset, televizyon ve internettir. . . Bu durum örneğin 1993 yılında Somali’de yaşanan kısa çatışmada daha belirgin hale gelmiştir 1. Buradaki politika değişikliğini yaratan etkenlerden en büyüğü, çıplak, ölü Amerikalıların Mogadishu sokaklarında sürüklenmesi görüntüsünün ABD televizyonlarında yayımlanması oldu.

Eylemin etkisi” formülüne göre, görünürlük artarsa, etki de artar. Somali’de kayıplar ve görünürlük etkiyi büyütmüştür. . . Somali’de dayanıklı stratejik sonuçlar üreten kişi, elinde ucuz bir video kamerası olan adamdı. ABD’nin askeri kayıpları belki kabul edilebilirdi ama; ölü Amerikalıların görüntüleri kabul edilemezdi… Burada on sekiz askerini kaybeden Birleşik Devletler … asıl görevlerini terk etmeye zorlandı ve yalnızca Somali’den ayrılmakla kalmadı, Afrika kıtasına yaptığı müdahalelerden birkaç yıl boyunca kendini çekmek durumunda kaldı.

Emperyalistlerin “asimetrik savaş” adını verdiği gerilla savaşının çağımızda aldığı biçim işte bu: Ezilenlerin yaptığı ufak taktik hamleler, emperyalistler için stratejik sonuçlar doğurabiliyor artık. Direnişçiler için birkaç bin dolara ve birkaç cana mal olan bir eylem, emperyalizme vurulan siyasal bir darbeye ve milyonlarca dolarlık ekonomik bir zarara dönüşebilir.

Devrimciler için en önemli değerlerden biri olan feda kültürünün mayası, egemen sınıfın ordularında bir türlü tutmuyor.

Sermaye düzeninin kırılganlığı burada daha belirgindir: Halkların üzerine milyon dolarlık helikopterleri ve tanklarıyla gelirler ama bir tabanca ve bir cep telefonuyla tüm siyasi itibarları yerle bir edilebilir hale gelmiştir.

Emperyalist hakimiyetin bir başka olumsuz neticesidir bu. Bugüne kadar geliştirdikleri savaş araçları ve örgütlenme biçimlerinin yeni mücadele biçimlerini kullanan gerillalar karşısında işlevsizleştiğini görüyorlar. Pek çok savaş aracının gerilla savaşına uygun olmayışı; gerillanın hızlı, sabırlı, inisiyatif alan ve düşük maliyetli örgütlenmesi karşısında, bürokratik ve hiyerarşik ilişki ağlarına dolanmış, en ufak kaybı bile siyasi krize dönüşebilen emperyalist kanat değişime ihtiyaç duyuyor. Thornton bu konuda şunları diyor:

Ufak devletler ve terörist örgütler gibi gruplar çok az bir maliyetle çok daha büyük olan düşmanlarına karşı oransız avantajlar sağlayabilirler. Çünkü düşmanları kayıp vermekten korkmaktadır.

Emperyalistler ve işbirlikçileri derin bir çelişki içerisinde: Bir yandan çok güçlü ve yenilmez olduklarını ilan ederken, derinleşen eşitsizlikler nedeniyle kendileri için ölecek, öldürecek insan bulmakta zorlanıyorlar. Bunun için daha fazla yalana ve çarpıtmaya başvuruyor, yeni suçlar işliyorlar.

Devrimciler için en önemli değerlerden biri olan feda kültürünün mayası, egemen sınıfın ordularında bir türlü tutmuyor. Düzenin verdiği en ufak bir kayıp siyasi krize dönüşebiliyorken, devrimcilerin verdiği tek bir kayıp bile öfkeli milyonları alanlara dökebiliyor, kentlerde irili ufaklı isyan ateşleri yakılıyor. Ölenler sembolleşiyor.

Kahraman polisin baskınlarından sonra İstanbul Emniyeti toplama kampına dönüştü. Olayla ilgisiz, silahsız savunmasız insan gözaltına alındı.

Kahraman polisin baskınlarından sonra İstanbul Üniversitesi toplama kampına dönüştü. Olayla ilgisiz, silahsız savunmasız öğrenciler böyle gözaltına alındı.

1-2 Nisan tarihlerinde Türkiye’nin her yanında yapılan baskınlar bu dengesizliğin kanıtı: “Her şeye kadir devletin” kalkanlı, çelik yelekli, miğferli ve otomatik tüfekli kontraları silahsız insanlara, öğrencilere, demokratik kurumlara baskın yaparak “gücünü gösteriyor”. Buna karşın devrimcilerin sınıf mücadelesinin tüm sadeliğiyle yaptığı tek bir eylem onlarca soru düşürüyor akla.

Kimin daha güçlü, kiminse aciz, kimin daha cesur ve kimin korkak olduğu; daha önemlisi kimin haklı kimin haksız olduğu açık değil mi?

Savaşı kazanan teknoloji değil, insandır

2. Paylaşım Savaşı’nın hemen arifesinde, Sovyetler Birliği’nin yayın organı olan Pravda’nın 1939 Şubat tarihli başyazısı şöyle diyordu: “Kapitalist dünyadaki askeri düşünce çıkmaz bir yola girmiştir… Emperyalist burjuvazi, kendi mekanik tarzıyla ekipmanı abartır, insanı küçümser.

Rod Thornton, bu satırlar yazıldıktan 60 yıl sonra konuşan bir CIA ajanından alıntı yapıyor kitabında:

Teknolojinin üstesinden gelemeyeceği yoktur diye düşünürdük. El-Kaide çok zeki çıktı. Bizim istihbaratımızın ileri teknoloji olduğunu anlayınca, onlar ilkel yöntemlere geri döndüler ve biz Amerikalılar buna uyum sağlayamadık.

Kayıp vermek emperyalistler ve işbirlikçileri için tahammül edilemez hale geldikçe, giderek daha fazla teknolojiye yaslanmak zorunda kalıyorlar. Kurdukları milyon dolarlık teknoloji altyapısı onların pek çok işini kolaylaştırmış olabilir. Öte yandan bu acizliklerini örtemiyor. Kurdukları sistemlerin birkaç saatliğine çökmesi, elektriklerin kesilmesi bile büyük güvenlik zaafları doğurarak onlar açısından siyasi felaketlere kapı açabiliyor.

Yüksek teknolojinin bir başka çelişkisi, emperyalizmi giderek insansızlaştırması. Tepemizde insansız hava araçları uçuruyor, yüksek çözünürlüklü kameralarıyla bizi her an denetliyor, uzaktan kumandalı bombalarla halkları katlediyorlar. Ama savaşları kazanan da kaybeden de insan iradesidir. Emperyalistler savaş alanına ayak basan, halkla sağlam bir temas içerisinde bulunan, gerektiğinde inisiyatif alabilen bir iradenin yokluğunu hissediyorlar.

Düzenin yaydığı ideolojiyle yetişen insan tipi özgüvensiz ve inisiyatifsizdir. Bağımsız düşünmek yerine emir beklerler. Emperyalist orduların dayattığı hiyerarşiler, işini iyi yapan ama kafasız askerlere ihtiyaç duyar. Bu askerler inandıkları büyük bir dava için değil, para için savaşan; ölümüne sevdiği yoldaşları yerine patronları bulunan maaşlılardır. Bu boşluk teknolojiyle kapanacak gibi değildir.

Asimetrik Savaş kitabı, emperyalist ordular ile savaşçı halk örgütlenmeleri arasında bir karşılaştırma yaparak şunları söylüyor:

İslamcıların büyük bir sabır gösterdiği görülebilir. Buradaki sabır, gerçekleşmesi yıllar alan terörist operasyonların planlanmasında ve Batı’nın güvende olduğunu sanarak gardını düşürmesini sağlayacak kadar beklemekte kendini gösterir. Oysa Batı dünyasında sabır bir hayli az olan bir niteliktir. Batılı güçler tüm çatışmalar zorun titiz kullanımıyla bir an evvel bitsin isterler. Biz uzun seferler gerçekleştirebilme sabrını yaratacak iradeden yoksunuz. Çatışmaya yönelik yaklaşımda İslamcılar ve Batılılar arasında yeni ve derin bir zihniyet farkı var gibi görünmektedir… İslamcı düşmanlar savaşların on yıllar süreceğini, ve hatta gittiği yere kadar gideceğini tahmin ederler.

Gerçeğin yalana karşı dövüşü bu. Etrafımıza örülen duvarlar içerisinde bize dayatılan yapay duyguları, ikinci el hayatları terk etme çağrısı.

Thornton bir noktada yanılıyor: Sabır ve iradeye dayalı halk savaşı teorisi, İslamcı örgütlerden çok önce, komünistler tarafından geliştirilmişti. Ama haklıdır, çelişki büyük: Emperyalistler bir yandan çareyi teknolojide, daha öldürücü silahlarda arıyor, öte yandan da inisiyatifsizlikten, sabırsızlıktan, iradesizlikten söz ediyorlar. Tıpkı kurdukları sermaye düzeninde insanın yerini paranın alması gibi, savaş stratejilerinde de irade yerini teknolojiye bırakmıştır.

Gerçeğin yalana karşı savaşı

Sınıf savaşı en iyi teknolojilerin ya da en güçlü silahların savaşı değil. Bu savaş emperyalizmin ideologlarının deyişiyle insanların “kalplerini ve beyinlerini” kazanma savaşı. Öyle ki, bazen yüzlerce faşist kontranın kuşatması altında söylenen tek bir “halkımız sizi çok seviyoruz” cümlesi bile, bu savaşta hiçbir Hollywood filminin, hiçbir emperyalist yalan propagandanın yapamayacağı etkiyi yapıyor üzerimizde.

Göstermeye çalıştığım gibi, düşman çelişkiler ve korkular içinde. Halkların sorunlarını çözmek bir yana, kendi sorunları ayağına dolanmış bir halde debeleniyor.

Gerçeğin yalana karşı dövüşü bu. Etrafımıza örülen duvarlar içerisinde bize dayatılan yapay duyguları, ikinci el hayatları terk etme çağrısı. Burada yüksek bütçeli film setleri, önceden kurgulanıp “prompter” cihazından takip edilen nutuklar, makyajlı gülüşler ve dublörlü kahramanlıklar yok.

Burada edilen yeminler gerçek, dökülen kan sahici. “Ellerin arkadan bağlı sırtın duvarda, beyaz gömleğinle bir laboratuvarda, insanlar için ölebileceksin, hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için, hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken” diyordu Nazım Hikmet ve sebebini şöyle açıklıyordu:

Yaşadım diyebilmen için…

 

  1. Yazar burada “Kara Şahin Düştü” adında filmi de çekilen, ünlü Mogadişu olayından bahsediyor. Somali’de içi Amerikan askerleriyle dolu bir helikopter düşürülmüş, ardından yerel milisler Amerikan askerlerini öldürerek görüntülerini medyayla paylaşmıştı.
Etiketler: , , ,

2 Yorum

  1. Pingback: Siyasol – Bir halkı sevmekle başlar her şey

  2. Pingback: Çelik Yeleklere Karşı Devrimci Yürekler – Eren Buğlalılar | YazınSol

Cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Yandex.Metrica