AvrupaMahir ErgunOrtadoğu

Bir Nehrin Yolculuğu

Vıltava akıyor, döne döne geliyor, Bayrampaşa’da yanan yoldaşı kanayan yaralarından öpüyor o köpüklü, serin dudaklarıyla. Her yerdeyiz işte, her köşe başındayız, anlasana. Akış tek gerçeğimiz bizim. Biz devrimi beklemiyoruz, devrimi yaşamla örüyoruz. Tutkuyla ölüyoruz biz, tutkuyla yaşadığımız gibi.


Bir_Nehrin_Yolculugu

Vıltava’nın suları çakılları sürükler.
Üç imparator gömmüş bu Prag denen şehir.
Büyükler göçer bigün, alır yerin küçükler
Uzun sürse de gece, gün bize gülecektir.”1

Böyle diyor Koca Brecht, Vıltava’nın Türküsü’nde…

Velký Javor Dağı’nın karlı eteklerinden doğar Vıltava. Küçük sivri dişli gotik şehirleri sulayarak Bohemya’yı dolaşır ve Prag şehrinin o heykellerle bezeli, arnavut kaldırımlı, eski köprülerine dokunup geçtikten sonra, kuzeyde, Elbe Nehri’ne dökülür.

Prag, imparatorlar gömmüş şehir. Vıltava’nın serin suları üzerine katmer katmer attığı köprüleriyle, günbatımında kırmızı-mavi bir krizantem buketi gibi açar. Týn Kilisesi’nin kulelerinden Eski Meydan’a inen güvercinler, yüzlerce yıllık yapıların anılarla yüklü tozunu taşırlar kanatlarında. Ve genç bir kadın gülümser Kinský Sarayı’nın köşesinde, kucağında akordeonuyla…

Ya da en azından kartpostallarda böyledir. Gerçekteyse o eski meydanın biraz güneyinde Manhattan’a öykünen gökdelenleri, otoyolları, iş ve alışveriş merkezleriyle Pankrác semti yer alır.

Ne anlatıyor bu?” diyeceksiniz, haklısınız. Prag’ın kentsel dokusunu anlatmak falan değil derdim. Ben şu gökdelenli “gelişmiş” Pankrác’ta, arada kalmış eski bir yapıyla ilgileniyorum.

Arada kalmış dediysem, aslında bu semt o eski yapıyla anılır hep. İmparatorların görkemli kuleleri de, onlara meydan okurcasına yükselen sermayenin gökdelenleri de, yani eski yeni tüm mamurlar, varlıklarını ona borçludur aslında. Ama o başını kaldırıp kendini göstermeye çekinir. Uşaklara özgü bir singinlikle efendilerinin arasına gizlenir.

Bu eski yapı Pankrác Hapishanesi‘dir.

Zindancılar aynı dilden, direnenler aynı dilden

Aslına bakılırsa, ne kadar singin de olsa bir “iş becerdiğinde” kaldırıp başını hatırlatır kendini Pankrác Hapishanesi. Örneğin 2011 yılında Çek polisinin yaptığı operasyonla hatırlanmış yine.

Tutsaklar kaçışa hazırlanıyormuş. Koğuşlarda ağır silahlar saklıyorlarmış. Üstelik ülkenin farklı yerlerindeki beş hapishaneyle de koordinasyon içindeymişler. Ama Çek Güvenlik Kuvvetleri tutsaklara kahramanca saldırarak tehlikeyi derhal bertaraf etmiş.

Şu burjuvazi nasıl da aynı dili konuşuyor dünyanın her köşesinde…

Her neyse, biz bu Pankrác Hapishanesi’ni zaten hatırlıyoruz. Kendini özel olarak hatırlatmasına gerek yok bize. Nasıl burjuvazinin kendi dili varsa, bizim de kendi dilimiz var. Onlar nasıl yalanlarından, zulümlerinden tanıyorlarsa birbirlerini, biz de yüreklerimizden, türkülerimizden tanırız. Onlar nasıl aynı yalanı uyduruyorlarsa dünyanın her köşesinde, biz de dünyanın her köşesinde aynı türküleri söyleriz. Duyarız birbirimizi. Hele bunlar zindanlarda, işkence tezgâhlarında fısıldanan türküler olunca… Unutmayız tek mısralarını bile.

Pankrác gibi Nazi cehennemleri zengindir türkü yönünden. Nice ihaneti gördüğü gibi, nice yiğitlikleri, ölümlere dimdik giden nice başları görmüştür. Duvarlarındaki her kan damlasını hatırlıyoruz.

Fučik’le Çekçe, Celil’le Tatarca

İşte bu dik başlardan biri de Julius Fučík‘inkidir. Ölümüne üç adım kala, eline geçen kalem kağıtla Pankrác’ın karanlık hücrelerini delmiş, yazıp dışarıya gönderdikleriyle, seneler boyunca nice memlekette döğüşenleri yüreklendirmiştir.

Julius Fuçik ve Türkiye Devrimci Hareketi'nin ezbere bildiği kitabı Darağacında Röportaj

Julius Fuçik ve Türkiye Devrimci Hareketi’nin ezbere bildiği kitabı Darağacında Röportaj

Ne yazık ki az bir zamanım var şurada. Uzun uzun yaşadığın şeyleri üç beş sözle anlatıp geçiverdiğin bir türküye bile yetmez bu zaman,”2 diyerek yazdığı “röportajı”, belki de bir başka tarihte, bir başka memlekette sorguya çekilirken, “kavga arkadaşlarından birkaçını ele vermenin bir parça da olsa oh dedirtecek bir şey olduğunu kafasında kuran”3 kişilerce hatırlanacak ve onun ölümün kıyısındayken “Hey kokmuşlar, bir arkadaşın hayatı pahasına yaşanan hayat da hayat mıdır yani?”4 diye haykıran kalemi, karanlıkta tek başına kaldığını düşünene, hiç de tek başına olmadığını söyleyecektir.

Kısa süren Pankrác günlerinden sonra Berlin’e, Plötzensee Hapishanesi’ne gönderdiler Fučík’i ve orada katlettiler. Kimi asıldığını, kimi giyotine gittiğini söylüyor; Plötzensee’nin giyotini meşhurdur çünkü.

Ama bu Plötzensee adı da tanıdık gelmiyor mu? Giyotininden başka meşhur şeyleri olmalı buranın. Tatar devrimci ozan Musa Celil’in de katledildiği yer değil mi Plötzensee? Hani şu

Tatar şair: Musa Celil

Tatar şair ve devrim şehidi: Musa Celil

Ben saklayıp canımı sağ kalsam,
Üste çıksa ölüm benden
Hayat mı olur bu, “hayın!” deyip,
Yüzüme tükürdükten sonra elalem?!”5

diyen ozan.

Bir Tatar ozanla, bir Çek yazar, aynı zindanda yürüyor ölümün üzerine, aynı sözleri söyleyerek, güya biri Çekçe biri Tatarca… Boşuna söylemiyoruz aynı dili konuşuyoruz diye.

“Kızıl Ordu”dan Bayrampaşa’ya

Ama bu Plötzensee adı bir yerden daha tanıdık geliyor sanki. Bir yerden daha hatırlayacağız biz bu ismi. Tamam, işte burada: 5 Haziran 1970 tarihli bildiri. “Kızıl Orduyu İnşa Edelim!”6

RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) imzası taşıyan bu bildiri, kızıl ordunun inşa edileceği politik mücadele alanlarından biri olarak işaret ediyor Plötzensee Hapishanesi’ni.

Alman faşistlerinin bu zindanda üç bin insanı katlettiği söylenir, ama gelin görün ki uslanmıyor çocuklar; faşizmin, komünistlerin kâbusu haline getirmeye çalıştığı zindanın duvarları arasında Kızıl Ordu’yu inşa ediyorlar.

RAF'ın efsanevi önderi Ulrike Meinhof

RAF’ın efsanevi önderi Ulrike Meinhof

Bu bildiriyi kaleme alanlar, tam iki yıl sonra, 1972 Haziran’ında yeni nesil faşist Alman polisinin 1942’deki babalarını aratmayan çabalarla giriştiği sürek avında yakalandılar. Bundan sonraki yıllar tutsak RAF’çılar için, nazi zindanlarının canına rahmet okutan tecrit rejimine karşı mücadeleyle geçecekti ve hiçbiri de esirgemeyecekti bu mücadeleden yaşamını.

9 Kasım 1974’te, devrimci Holger Meins tecrit koşulların kaldırılması için başlattıkları açlık grevinin 54’üncü gününde can verdi.

Holger Meins’in ölümü, yeni RAF kuşağının, tutsakların özgürlüğü talebiyle giriştikleri eylemlerinin yoğunlaşmasına yol açtı. Eylemler karşısında çaresiz kalan Alman devleti, devrimcileri misillemeyle yıldırabileceğini düşünerek, 9 Mayıs 1976’da, Ulrike Meinhof‘u Stuttgart-Stammheim’da, hücresinde asarak katletti.

Ancak Meinhof’un katli, eylemleri engellemek şöyle dursun, güçlendirdi. Son olarak Palma de Mallorca-Frankfurt seferini yapan Lutfhansa uçağının tutsak RAF’çıların özgürlüğü talebiyle kaçırılmasının ardından, 17-18 Ekim 1977 gecesi, RAF önderleri Andreas Baader ve Jan-Carl Raspe kurşunlanarak, Gudrun Ensslin ise asılarak hücrelerinde katledildiler.

Filistinli gerilla önderi, yaşayan efsane Leyla Halid

Filistinli gerilla önderi, yaşayan efsane Leyla Halid

Bu bilinen bir olaydır. Ama şu Lutfhansa uçağının kaçırılmasında, çok zaman gözden kaçan bir detay daha vardır: eylemcilerin tek talebi tutsak RAF’çıların özgürlüğü değildi. İkinci bir talep de İstanbul’da tutsak olan iki Filistinli gerillanın özgürlüğüydü.

Adları Muhammed Reşit ve Mehdi Muhammed olan bu iki Filistinli gerilla, Lutfhansa uçağının kaçırıldığı tarihten yaklaşık on beş ay sonra, 9 Ocak 1979’da Türkiyeli devrimciler tarafından Bayrampaşa Hapishanesi‘nden kaçırıldılar.

Ulucanlar müze, Sincan işkencehane

Burada bir dakika duralım: Bayrampaşa Hapishanesi! Demek, 1943 baharında Prag’ın Pankrác’ında başladığımız yolculuk, dönüp dolaşıp getirdi Bayrampaşa’ya bıraktı bizi! Demek Vıltava‘nın suları yalnız Elbe‘ye değil, İstanbul’un o gri, yelkovanlı boğazına, hatta Munzur’a, Gazi Barajı’na da dökülüyormuş.

Bayrampaşa Hapishanesi! İşte biz burayı çok iyi hatırlıyoruz!

19 Aralık'ta Bayrampaşa'da katledilen devrimcilerden Aşur Korkmaz, poşisi Filistinli ve Kürdistanlı savaşçılardan miras

19 Aralık’ta Bayrampaşa’da katledilen devrimcilerden Aşur Korkmaz, poşisi Filistinli ve Kürdistanlı savaşçılardan miras

Hatırlıyoruz, tamam, ama nasıl hatırlıyoruz? Asıl önemli olan bu belki de. Çünkü onlar da hatırlayalım istiyorlar zaten.

Örneğin, tüm o Plötzenseelerde, Pankráclarda “Bakın başınıza bunlar da gelebilir ona göre, denk alın ayağınızı,” dercesine gelene geçene gösterdikleri in memoriam bölümleri vardır. Bir iki tane giyotin, üç beş işkence aleti, birkaç demet çiçekle birlikte, isimler fotoğraflar vesaire bulunur buralarda. Sorsan, Nazizm’in işkencelerini utançla sergilemektedirler; oysa hemen yan tarafta kanlı canlı tutsaklara işkence tam yol devam eder. Tıpkı bizde Ulucanlar‘ın müze yapılıp, Sincan‘da işkencenin gece gündüz devam edişi gibi.

Dediğimiz gibi hatırlayalım istiyorlar, ama nasıl hatırlayacağız?

Bayrampaşa denince son yılların en büyük insanlık dramının, en büyük vahşetinin yaşandığı yeri mi hatırlayacağız? Katliamı, baskıyı, “ödetilen bedelleri” mi hatırlayacağız?

Tutkuyla yaşayıp tutkuyla ölenler

İşte biz bunları hatırlamıyoruz. Biz yanıp kül olan C-1’den yükselen sloganları hatırlıyoruz. Biz mazgallara mevzilenmiş makinalıların kurşunlarına atılan, mangal gibi yürekleri hatırlıyoruz. Diri diri eriyen bedenlerin, yere dökülen son damlalarına dek ayakta durup “Biz kazanacağız!” diye haykırdığını hatırlıyoruz, tıpkı ’96’da, ’84’te olduğu gibi. Tıpkı Diyarbakır’da, Ulucanlar’da, Burdur’da, Buca, Bergama, Çanakkale, Ümraniye’de olduğu gibi, biz döğüşenleri hatırlıyoruz.

Pankrác orada duruyor yerli yerinde, Plötzensee, Stammheim, hepsi duruyor, bir yere gitmiş değiller, Bayrampaşa değilse de, F tipleri tam takım. Tecrit hâlâ burada, işkence burada, yalanlar, ihanetler, hepsi, hepsi yerli yerinde.

İyi ama, anlasana be kardeşim, biz de buradayız! Bitmedik, bitmiyoruz. Yanıyoruz, kurşunlanıyoruz, gaza boğuluyoruz, açlıktan, susuzluktan ölüyoruz, bitmiyoruz işte, bitmiyoruz!

Şimdi Vıltava akıyor, döne döne geliyor, Bayrampaşa‘da yanan yoldaşı kanayan yaralarından öpüyor o köpüklü, serin dudaklarıyla. Her yerdeyiz işte, her köşe başındayız, anlasana.

Demek ki bu bin senelik işkenceler bize hiçbir şeyin bedelini ödetemiyor. Bir duvar, bir darağacı, bir giyotin bıçağı, bunlar “yaptıklarımızla” bizim aramıza giremez ki. “Yaptıklarımızın” bedeli olamaz, çünkü ne yapıyorsak devam ediyoruz yapmaya, duvarın ardında da, darağacında, bıçağın altında da.

Yaşamı kabul ettiğimiz gün ölümü de kabul ettik. İşte bu yüzden kazanıyoruz biz. Ne bir bedel, ne bir ödül sonlandırabilir yolculuğumuzu.
Çünkü biz yaşamı kavgayla biliyoruz, kavgayla seviyoruz. Bizim için işkence, zindan, tecrit ve ölüm hazin birer son değil, tam da yaşamın kendisi. Hayat bunlarla var bizim için. Tutkuyla ölüyoruz biz, tutkuyla yaşadığımız gibi. Çünkü biz yaşamı kabul ettiğimiz gün, ölümü de kabul etmiştik.

İşte bu yüzden bitiremiyorlar bizi, işte bu yüzden bitiremeyecekler. İşte bu yüzden kazanıyoruz biz.

Evet kazanıyoruz, bir başka zaman değil, bugün kazanıyoruz, her an kazanıyoruz. Bizim nehirlerimiz durmuyor. Bizim nehirlerimiz salt bir meçhul menzile varmaya çabalamıyor, akıyor bizim nehirlerimiz. Akış tek gerçeği onların. Biz devrimi beklemiyoruz, devrimi yaşamla örüyoruz. Her gün, her saat, her dakika. Ne bir bedel, ne bir ödül sonlandırabilir nehirlerimizin yolculuğunu.

Hani şu ölümden sonraki yaşam gerçek olsa, kimileri atıldıkları cehennemde bedelini ödeyecek yaşadıklarının. Yaşam bitmiş, artık ölüm başlamış olacak onlar için. Bizse, aynı cehenneme atılsak, çığlıkları duyacağız, eziyeti göreceğiz, “Demek ki yaşam devam ediyor,” diyeceğiz. “Demek ki döğüşmek gerek burada da.” Ve döğüşeceğiz yine, aynı tutkuyla döğüşeceğiz.

Kendisini alıp ölüme götürecekleri gün şunları yazmıştı Fučík:

Benim rolüm de sonuna yaklaşıyor artık. Bu sonu yazamıyorum tabii. Çünkü bilmiyorum. Bu bir rol değil, yaşamın ta kendisi. Yaşamak denen şeyde seyirci falan yok öyle. İşte perde açılıyor.7 

  1. Vıltava’nın Türküsü, Bertolt Brecht, Şvayk Hitler’e Karşı, Türkçe Söyleyen: Can Yücel
  2. Darağacında Röportaj, Julius Fučík, çev. İrfan Yalçın
  3. A.g.e.
  4. A.g.e.
  5. Duska, Musa Celil.
  6. İlk olarak, yeraltı gazetesi Agit 883‘ün 5 Haziran 1970 tarihli 62. sayısında yayımlanmıştır. Tutsak olan Andreas Baader’in kaçırılarak özgürleştirilmesi eyleminin üstlenildiği bildiri, aynı zamanda RAF adının kullanıldığı ilk metindir.
  7. Darağacında Röportaj, Julius Fučík, çev. İrfan Yalçın
Etiketler: , , , , , ,

Cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Yandex.Metrica