SiyasolTürkiye Devrimci Hareketi

AKP’nin Susurluğu, 19 Aralık Direnişi ve Gezi

AKP’nin Susurluğu’nun ve 19 Aralık’ın yıldönümünün bize söylediklerine kulak verelim. İsyanı biriktiriyoruz, ayaklanıyoruz, arkasını getirip birleşemiyoruz, düzen toparlanıyor, bizi katlediyor ve zayıf bırakıyor… Bu böyle sürüp gidiyor.


Halk meclislerinin Susurluk eylemi pankartı

Halk meclislerinin Susurluk eylemi pankartı

Rosa Luxemburg‘un mezarının üzerinde “Ölüler bizi uyarıyor” yazar. Hasan Güngörmez, 19 Aralık’a çeyrek kala tam da bir Yılmaz Güney filmini seyrederken, “Kan su gibi akacak, sonra fıstık gibi olacak” demişti. O, bu sözleri söylerken, “üç vakte kadar geliyorum” diyen katliamdan bahsediyor, Yılmaz Güney’in ‘Kan su gibi akacak’ filmini seyrediyorduk.

Biraz geçmişe dönüp bakmakta fayda var.

Tarihler 15-16 Haziran 1970’i gösterdiğinde işçiler ve halk, İstanbul ve civar illerde büyük bir ayaklanma yarattı. 1 Dönem devrimci teorinin mayalandığı bir dönemdi. Ayaklanma, çıkarılmak istenen tek tip sendika yasasını engelledi. Ancak daha önemlisi devrim teorisi oluşurken önemli bir tecrübe oldu. Ayaklanmanın sürdürülememesinin iki temel sebebi vardı. İşçilerin ve halkın devrimci bir örgütünün yokluğu ve küçük burjuva ideolojisinin yaygınlığı.

15-16 Haziran'da işçilerin birleşmesini engellemek için açılan Galata Köprüsü

15-16 Haziran’da işçilerin birleşmesini engellemek için açılan Galata Köprüsü

Mahir Çayan çizgisinin 2 suni denge, küçük burjuva ideolojisiyle mücadele ve oligarşi 3 üzerine yoğunlaşması ayaklanmanın sonuçları ile örtüşüyor.

Yarım asır boyunca mücadele geçmişine, yaşanan ayaklanmalara baktığımızda küçük burjuva kesimin daraldığını, radikal fikirlerin alıcısının çoğaldığını söylemek mümkün. Burada ara kesimlerin oynadığı rol öne çıkıyor. Yoksullaştığı, yaşam tarzını eskisi gibi sürdüremediği için radikalleşirken egemen sınıfın düşüncelerine köprü olma misyonları da devam ediyor. Bu kesimin sosyal ekonomik temelleri bağımlı bir ülkede ortadan kaldırılamayacağına göre sanayi toplumuna sosyalizm ile ulaşıncaya kadar azalarak artarak küçük burjuva ideolojisi var olmaya devam edecek.

Küçük burjuvazi güvenilmez, geçici bir ortak olarak görülüyor, ancak düşüncelerini bir yana bırakıp mücadeleye katılması da bekleniyor. Çözülmesi zaman alacak bu çelişki, geçtiğimiz 50 yılda çözüme daha da yaklaştı.

AKP, küçük burjuvazinin önemli bir kısmı ile selamı sabahı kestiğinden beri bu kesim, devrimci fikirlere daha da açık hale geldi. Bunu Haziran Ayaklanması’yla da gördük.

Ancak geçmişin yükü, burjuvazinin zihinlerde bıraktığı tortu bütün her şeyiyle halen üzerimizde. Halen yaşanan deprem tam olarak algılanamıyor ya da düzen içi statü kaygıları ağır basıyor. Polis rakamlarına göre 3.6 milyon insan, pek çok kaynağa göre ise 10 milyona yakın insanın katıldığı büyük bir ayaklanma yaşandı. Bu ülkede devrimcilik namına, iktidarı hedefleyen şimdiye kadar ne yapıldıysa ne biriktiyse hepsi Haziran günlerinde karşılığını buldu.

1990’lı yıllar Mahir’in düşüncelerinin yeniden halkın içinde geliştiği, suni dengeyi boşa çıkaracak eylemlerin yoğunlaştığı yıllardı. Kürt hareketi de farklı çözüm arayışlarına başlamakla birlikte düzeni zorluyordu. Faşizmin, Sivas ’93 ve Gazi ‘95 gibi katliamlarına rağmen halk hareketi büyüdü ve 1 Mayıs’larda gücünü gösterdi. Düzen fazlasıyla yıpranmıştı. 3 Kasım 1996’da Susurluk’taki trafik kazasının ardından ortaya çıkan tablo halk açısından büyük bir imkandı. 4

19 Aralık direnişi ve devrimci düşüncenin günümüze taşınması

Ülkemizde sürüp giden soygun-talan düzeni ve bunun resmi sivil bekçileri, düzenin işleyişi açıkça ortaya çıkmaya başlamıştı. Faşizm teşhir oluyor, demokrasi oyunu sürdürülemez hale geliyor, yönetememe krizi baş gösteriyor, iktidarın meşruluğu tartışılmaya başlanıyordu. Bu dönemde devrimciler “pisliği devrim temizler” sloganıyla doğrudan iktidarı hedef aldı, ancak yetersiz kaldı. Küçük burjuva kesimler ise egemenler arası it dalaşında taraf oldu ya da sessiz kaldı. Kitle örgütlenmelerinin yetersiz olduğu ortamda oligarşi halkı bölmekte ve saflaştırmakta başarılı oldu, 28 Şubat’la iç birliğini sağladı. Arkasından Kürt hareketi ve devrimciler çok ağır darbeler aldı.

Kürt hareketi başka bir yazının konusu ancak o tarihten sonra politikalarını ‘müzakere’ hedefi etrafında şekillendirir oldular. Bu da onları bağımsız politika geliştirmekten uzaklaştırdı.

Elbette dört gün direnişin ardından zafer işareti yakışır o ellere

Elbette dört gün direnişin ardından zafer işareti yakışır o ellere

Devrimciler 19 Aralık’la ağır bir darbe yedi. 19 Aralık yalnızca bir katliam değil aynı zamanda büyük bir direnişti. Devrimcilerin meşruluğunun daraldığı, iktidarın yalan ve zoru karşısında reformist solun sustuğu, geniş halk kesimlerinin yalanlarla etkisizleştirildiği bir dönemdi. Direnmek içerde ve dışarıda az sayıda devrimcinin üzerine görevdi. Brecht, “kahramanlara ihtiyaç” içinde olmayı eleştirir. Bu ihtiyacı zayıflık olarak görür. Ancak zor bir dönemde halkın içinden kahramanlar çıkarabilmesi, zayıflığın gelip geçici olduğunu gösterir. Bu suni dengenin bir görünümüdür. Bugün görüyoruz ki kahramanlık halkın geniş kesimlerine yayılmış durumda. Nerde ne zaman patlayacağını bilemediğimiz bir ruh hali içindeyiz.

AKP iktidarının bir avuç zengine çalışan baskıcı, talancı bir yönetim olduğu, demokrasinin olmadığı, diktatörlük olduğu konusunda, bugün daha geniş bir fikir birliği var. Ancak AKP’nin ilk döneminde durum hiç böyle değildi. AKP yine bugünkü yalanlarını söylüyordu ama alıcısı daha çoktu. Anlı şanlı sol kalemler AKP’nin “yukarıdan demokratik devrim” yaptığını anlatıyor, sendika liderleri AB reformlarının peşinde bakanlık koridorlarını aşındırıyorlardı. Devrimcilerse F Tiplerinde ölümüne direniyorlardı. Bugün ‘yetmez ama evet’çilik yerden yere vuruluyor ancak ‘AB’ye Havet’ diyenler de unutulmasın.

Aslında ülke gerçeği bugünden farklı değildi. 1999, 26 Eylül Ulucanlar ve 2000, 19 Aralık katliamlarıyla paralel bir şekilde ekonomi yeniden şekillendirilmiş, bankalar boşaltılmış, halkın yoksulluğu artmıştı. 2001’de Esnaf ayaklanması yaşanmıştı. Bu arada Ecevit hükümeti yıprandı ancak düzenin programı büyük oranda hayata geçti. AKP ortalık sütlimanken iktidara geldi. Tek eksik 19 Aralık’ın hedefi olarak açıklanan ‘devrimci düşüncenin silinmesi’ydi. Başaramadılar.

2001 Esnaf eylemleri. Foto: Ali Öz

2001 Esnaf eylemleri. Foto: Ali Öz

Ancak o düşünce tekrar güçlenip halka ulaşma şansını bir kez daha yakalayıncaya kadar, soygun ve talan çarkı defalarca döndü. Gezi-Haziran ayaklanması kendiliğinden başladı. Katılan kitlenin büyük kısmı örgütsüzdü. Emniyet gözaltına aldıklarının “yalnızca %10’unun legal ya da illegal bir çevreden olduğunu” söylüyor. Diğer yanda ayaklanmanın önemli anlarında hep devrimcilerin müdahalesini ve bunun halkta karşılık bulduğunu görüyoruz. Taksim’e ilk girildiğinde reformistlerin dağılma eğilimine karşı alanda kalma ve barikat kurma kararının alınışı bunun somut bir örneği. Yine Taksim Dayanışma heyetinin Başbakan’la sonuçsuz görüşmesinden sonra, Gezi Parkı’nda yaklaşık 24 saat süren forumlarda yine bu birlikteliği gördük. Devrimciler her çatışmada, her barikatta yer alarak ayaklanmanın sürmesi için her imkanı zorladı ve Gezi Komünü‘nün yaşamasına fırsat yarattı. Bu gelişmeler devrimcilerin dezavantajlı durumunu kısmen perdelese de gerçek ortada. Gezi’nin bileşimine uygun refleks verilemedi. Siyasi bir örgütlenmeyi, sosyal bir örgütlenme ile birleştirme fırsatı atlandı. Oysa Mahir ‘cephe’ gibi her kesimin kendini ifade edebileceği bir örgütlenme fikrini tam da bunun için ortaya atmamış mıydı?

Bunlar bir yana Gezi-Haziran’a gelinceye kadar olan sürece bakmak lazım. Solun tek bir hedef arkasında birleştiğinde bir çekim merkezi olduğunu, örgütsüz çok geniş kesimleri çekebildiğini, meşruluk kaygısının giderek azaldığını, korkuyla başa çıkmanın kolaylaştığını görebileceğimiz olaylar dizisine bir bakalım. 2004 İstanbul NATO eylemleri, 1 Mayıs Taksim mücadeleleri, Hrant Dink cenazesi, Tekel işçilerinin eylemleri. Kimisi barışçıl, kimisi sokak çatışmaları ile geçen, kimisi bir gün süren kimisi ise aylarca süren eylemler. Gezi-Haziran Ayaklanması buralardan geçerek geldi. Hepsinden bir şeyler birikti, büyüdü ve patladı.

Devrimciler 19 Aralık’la fiziken yenildiğinde, gücü zayıfladığında ülkede ne olduğunu, nasıl olduğunu bariz gördük. Keza tersi de pratikte yaşandı. Haziran, elbette ki örgütsüzlüğü ortadan kaldırmadı. Zaten bu yüzden faşizmin zoru karşısında kendi zorunu, kendi kitle örgütlenmesini yaratamadı ve tutunamadı, geriledi. Mahir’in çizgisinde “politik kitle mücadelesinin salt barışçıl eylemlerle sürdürülemeyeceği” belirtilmiştir. Ayaklanma bisiklete binmekten farksız. Yavaşlayabilirsiniz belki ama duramazsınız. Aksi takdirde bisikletin üzerinde durmak imkânsızlaşır.

Düzen kaybettiği meşruluğunu bulabildi mi?

AKP’nin Susurluğu patlayalı bir yıl oldu. Bu Gezi’nin ortaya çıkardığı yönetememe krizinin bir sonucu. Yağma ve talanın ortaya çıkan kısmı, ülke bütçesiyle kıyaslanıyor. Bunu yalnızca Cemaat-RTE grubu çatışması olarak görmek eksik olur. AkSaray‘da her gün yeni birileri gözden düşüyor. İktidar bloku daralmaya devam edecek. Yönetememe krizi Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesi ile bitmedi. Değilse bu iç savaş hazırlıkları yeni hapishaneler, TOMA’lar niye?

Bu tabloyu açığa çıkartan, oligarşinin zeminini sarsan halkın küçümsenen gücünden başkası değil. Cemaatle AKP arasındaki güç mücadelesi daha önce de vardı. Ancak bu boyutlara taşıyan halk oldu. Bu güç görülmelidir. Aksine her sıkıştıklarında AKP’nin elini rahatlatanlar oldu. Yolsuzluğun eleştirisini yapan kimi çevreler ise CHP’ye yedeklendiler.

31 Mayıs 2013 sonrası AKP halkın büyük çoğunluğunu kaybettiğinin farkındaydı. “On yıllık imaj on günde yerle bir oldu, daraldık” (Abdullah Gül) sözleri döküldü ağızlarından. AKP’nin devletleşmiş bir parti olduğu düşünüldüğünde bu sözlerin anlamı daha da belirgin olur. %50’yi sınır hattı olarak çizdi. Bunu oy oranlarıyla düşünmek bizi dar bir bakışa sürükler. Seçim sonuçlarında sandığa gitmeye ikna edilemeyen kesimin ve seçim hilelerinin giderek büyümesi de gözden kaçırılmamalı.

Bu it dalaşı halen tüm şiddetiyle devam ediyor. 14 Aralık’ta Cemaat’e bir operasyon yapıldı. Bazı demokrat kesimler, iktidar diye bir dert olmayınca her konuyu bir protesto ya da duyarlılık gösterisine çeviriyor. Bunda da böyle oldu. Lenin‘in Çarlık sarayındaki taht kavgalarına, Fidel‘in Batista‘nın başkanlık sarayındaki mücadelelere bakışından öğreneceklerimiz var.

Bu it dalaşı bitip de egemen blok kendi iç birliğini sağladıkça 19 Aralık’ta olduğu gibi, 15 Şubat’ta olduğu gibi dönüp halka, Kürt hareketine ve devrimcilere saldıracaklar. Suriye Savaşı ve ‘çözüm süreci’ de bu saldırı ile içiçe gelişiyor. Biçimi aynı mı olur mu bilinmez ancak tasfiye için olacağı açık.

Susurluk sonrası it dalaşında egemenler arası mücadelede saf tutanlar ya da sessiz kalanları, Haziran günlerinde de ikircikli tavırları ile gördük. Bugün faşizm koşullarındaki seçimlerden seçimlere koşuyorlar. 18 milyon fazladan oy pusulasının basıldığı, her türlü seçim hilesinin döndüğü bir ülkede barajın kalkması ihtimalinden medet umuyorlar. Che’nin ve Mahir’in dediği gibi yapacakları ancak ‘kurumculuk’ olur.

AKP’nin Susurluğu’nun ve 19 Aralık’ın yıldönümünün bize söylediklerine kulak verelim. İsyanı biriktiriyoruz, ayaklanıyoruz, arkasını getirip birleşemiyoruz, düzen toparlanıyor, bizi katlediyor ve zayıf bırakıyor… Bu böyle sürüp gidiyor.

Mahir Çayan 12 Mart darbe koşullarında THKP-C‘nin örgütlü ilişkilerinin büyük kısmının geri tavrını “baskı koşulları altında küçük burjuvazinin aslına rücu etmesi” olarak değerlendirmişti. Bu tarif sonraki dönemlere de uyarlanabilir. Tekrarlanmasının önüne nasıl geçilebilir?

AKP’nin Susurluğu’ndan 19-22 Aralık Hapishaneler Katliamı ve Direnişine baktığımızda yitip giden canların boşa gitmediğini, milyonlara bir direniş mirası yarattığını, direnişlerin ülkeyi durup durup sarstığını görüyoruz. Ama aynı zamanda bu direnişlerin ardı ardına söndüğünü de görüyoruz. Halk içindeki çelişkilerin abartılmasının halk gerçekliğinin anlaşılmasını engellediğini görüyoruz.

Hayatındaki ilk politik eylemi Gezi’ye katılmak olan biri 19 Aralık’ı yaşamış bir arkadaşa “sen hiç TOMA’nın karşısına çıkıp, taş attın mı?” demiş. O gün ilaç şişesinde imal edilmiş molotofu eline alarak, maltada pompalı tüfeğin karşısına çıkan da var ama kıyas cetveli orada değil. Oradan anlamlı bir sonuç çıkmaz. 19 Aralık’ı yaşayanlar bir kavgada halkın varlığını ve yokluğunu sanırım en iyi ayırd edebilecek olanlardır. Önemli olan bu.

İnsanlar, 19 Aralık’taki gibi kafası karışmış, soruları cevaplanmamış ve korkmuş olarak kenara çekildiğinde farklı, Gezi’deki gibi içinde yer aldığında farklı oluyor.

Yılmaz Güney’in filmleri genelde mutlu sonla bitmez. Mutlu son istiyor muyuz bu defa?

@s_altunoglu

  1. “15-16 Haziran tarihinde iktidarın korkusunu gösteren bir ayrıntı daha var. Haliç üzerindeki köprülerin kapatılması. Bu tarihimizde sadece üç defa oldu. 15-16 Haziran 1970, 1 Mayıs 2013 ve Haziran 2013 ayaklanmasında. Halkın gücünü gösteren ama gözden kaçan önemli bir ayrıntı”
  2. “Mahir Çayan’ın yazıları bugüne kadar farklı biçimlerde ondan fazla sefer basılmıştır. İlk baskı Evren Yayınları tarafından 1976’da yapılmıştır.”
  3. “Bu kavramın içini dolduranları görmek için Tayfun Er’in Erguvaniler kitabına bakılabilir”
  4. “İyi bir ölçü olarak İstanbul’da 1 Mayıs’a katılanların sayılarına bakılabilir. En çarpıcı rakamlar sırasıyla şu şekilde; 1996-150.000 kişi, 2000-5.000 kişi, 2012-1.000.000 kişi.”
Etiketler: , , , ,

2 Yorum

  1. Pingback: AKP’nin Susurluğu, 19 Aralık Direnişi ve Gezi | babai

  2. Pingback: AKP’nin Susurluğu, 19 Aralık Direnişi ve Gezi | babai

Cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*

Yandex.Metrica